NetForumlari Nacizane  Paylasim Platformu NetForumlari Nacizane  Paylasim Platformu


Go Back   NetForumlari Nacizane Paylasim Platformu > Yaşamın İçinden > İslam ve İnsan

İslam ve İnsan Dinimizin güncel hayata etkileri ve çağımızda İslam üzerine yorumlarınızı paylaşabileceğiniz bölümümüz...



Etiketlenen Kullanıcılar

Yeni Konu aç Cevapla
 
Paylaş LinkBack Seçenekler Stil
Alt 28-03-10, 10:00   #1
NeFeS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Feb 2009
Mesajlar: 3.773
Konular: 1044
Aldığı Teşekkür : 1
NF Puanı : 14065
NF Seviyesi : NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute
MELEKLER VE BAZI ÖZELLİKLERİ

A- Melek Kelimesinin Etimolojisi

"Melek" kelimesinin etimolojik yapısını incelediğimizde meleklerin vazifeleriyle bu kelimenin yapısı arasında çok ciddi bir münasebet görürüz.

Melek Arapça bir kelime olup "ELK" kökünden gelir. "ELK" atın ağzındaki gemi çiğnemesine denir. Aynı kökten gelen "Elûk" ise "risalet" manasınadır. Zira risalet de ancak ağızla yani dille yerine getirilir. Buradaki risalet umumi manada birini herhangi bir vazife ile bir yere gönderme demektir. Aynı fiil mektup ve selam gönderme manasına da kullanılır. Ayrıca "Elûk"da "tebliğ" manası da vardır. Melek kelimesininkelime yapısı olarak aslı me'lek'dir. Önce hemze ile lam birbiriyle yer değiştirmiş ve mel'ek olmuştur. Hemzedeki hareke de lâma geçince hemze sakin kalmış ve kelime melek şekline dönmüştür. "Melek" hemzeli şekilde yazılabilirse de ekseriyetle hemzesiz yazılmaya alışıldığından dile öyle yerleşmiştir. (Lisanü'l-Arab 10/496; İsfahani Müfredat s.82)

"Melek" müfred (tekil)dir; cemisi (çoğulu) melâike şeklinde gelir.

B- Meleklerin Mahiyeti

Mutlak ma'nada melâike büyük alemle küçük alem arasında münasebet kuran elçilik yapan kalbimizi okşayan ona itminan üfleyen onu biçime koyan Cenab-ı Hakk'tan gelen mesajları alıp adeta regüle ederek kabul edilebilir hale getiren çok mukaddes elçiler topluluğuna denir. Yüzleri öbür aleme yönelik ve daha çok öbür alemin vazifelileri olan melekler Cenab-ı Hakk'ın her iki alemdeki tasarruflarına nezâret eder ve onları alkışlarlar.

Melekler sadece "Emirler Alemi"nden olmayıp nurdan kendilerine has cisimleri de vardır; fakat bu cisimleri latif ve nûrânîdir. Bu sebeplehulul ve nüfuz keyfiyetleri çok seri ve mükemmeldir. İnsanın gözbebeği içinde yer alır baktırır ve ona güzel şeyleri gösterirler. Peygamber ve velinin kalbine ayrı ma'na ile bitkiler ve hayvanlar alemine ayrı manalarla nüfuz ederler.

Melekler "Allah'ın kendilerine emrettiği şeylere isyan etmez ve ne ile emrolunuyorlarsa onu yerine getirirler" (Tahrim 66/6) ve bu sırf meleklere has bir keyfiyettir. İnsan ise asla melek gibi değildir. Onda sürekli iniş-çıkış ve zikzaklar sözkonusudur. Evet insan meleküstü bir mahiyet kazanabileceği gibi akılsız şuursuz mahlukatın altına da düşebilir. Oysaki meleklerin makamı sabittir. Nurdan yaratıldıkları için insan ve cinlerde olduğu gibi onlarda katiyyen isyan ve başkaldırma xxxxx mevzuu olamaz. Meleklerde erkeklik ve dişilik de yoktur. Onların öfke kin gadap kıskanma hased gibi kötü duyguları bulunmadığı gibi beşeri cinni arıza ve garizalardan da müberradırlar.

Melekler yemez içmez acıkmaz susamaz ve yorulmak nedir bilmezler. Maaş ve ücretleri yoktur ama Allah (c.c.) namına işledikleri her emirde latif bir zevk ve hoş bir lezzet alırlar. Terakki ve rütbeleri olmamakla beraber Allah'a karşı ibadetlerinde derecelerine göre derin bir feyiz vardır. Nurdan olduklarından gıdalarına nur kâfidir. Nasıl insanlar su hava ışık ve değişik gıdalarla gıdalanır ve bunlardan lezzet alırlarmelekler de zikir tesbih hamd ibadet Cenab-ı Hakk'a ait marifet ve muhabbet nurlarıyla gıdalanır ve bunlardan engin bir lezzet alırlar. Hatta güzel kokular dahi bir nev'i onların gıdası sayılır. Evet onlar güzel kokudan zevk alır ve hoşlanırlar. Burada selim fıtratı en üst seviyede temsil eden Allah Rasulü (s.a.s.)'nün güzel kokudan hoşlanıp güzel koku süründüğünü de hatırlatıp geçelim...

C- Melekler Ve Misyonları

Eşyayı ve hâdiseleri bizzat kendi kanunları içinde izah imkansızdır. Kanunlar Cenab-ı Hak ile irtibatlandırıldıkları zaman izaha kavuşmuş olacaklardır. Eşyada Cenâb-ı Hakk'ın yardımcısız ortaksız tam tasarrufa sahip rububiyeti sözkonusudur. Allah'ın (c.c.) hiç kimseye ve hiçbir yardıma ihtiyacı yoktur. Zira O her türlü noksandan münezzeh ve mukaddestir. O'nun bir adı da Samed'dir. Herşey O'na muhtaç fakat O hiçbir şeye muhtaç değildir. Evet mutlak istiğnanın yegâne sahibi O'dur. Meleklere gelince onlar sadece Cenâb-ı Hakk'ın tasarrufuna nezâretçilik yapar ve tekvîni kanunlar da Cenab-ı Hakk'ın emirlerini temsil tebcil ve takdir ederler.

Cenâb-ı Vâcib'ül-Vücud bir iş murâd buyurduğu zaman o işi onlara ferman eder onlar da bu işin başında kayyimlik yaparlar. İşte bu mânâdabir çekirdeğin etrafındaki elektronların hareketinde gökten yağmur damlalarının inişine ondan meteorların düşüşüne ondan da büyük sistemlerin büyük nebulozların hareketlerine kadar hâdiselerin çapına göre bir müekkel (vazifeli) melek vardır. Ve her melek müekkel olduğu İlâhî icraatı alkışlamaktadır. Onlar bu alkışlamayı tesbih tahmid ve tekbirlerle yerine getirirler. Melekler için bu bir vazife bir mükellefiyettir. Zaten Cenâb-ı Hakk onları bu hikmete uygun olarak yaratmıştır. Yani onlar Cenab-ı Hakk'ın kurbiyetini mahlukatın da ondan bu'diyetini idrak eder ve "Sübhânallah" derler. Efendimiz'in Ebu Zerr'e söylediği bir sözden meleklerin tesbih tahmid ve tekbirlerini Cenab-ı Hakk'a şu ifadelerle takdim ettiklerini istinbat ediyoruz:

"Sübhane Rabbi ve bihamdihi Sübhane Rabbi ve bihamdihi" (Tirmizi Daavat 129)

Bunlar öyle faziletli tesbihlerdir ki mü'minin ağzından çıktığı zaman bu işle alakalı bütün melâike-i kiram bundan hasıl olan sevabı yazabilmek için adeta birbirleriyle yarışırlar.

Bir keresinde Rasulü Ekrem (s.a.s) namaz kıldırıyordu. Rükudan kalkarken her zaman olduğu gibi "Semiallahü limen hamideh" dedi. Arka safta bulunan bir sahabi (nereden öğrendiğini bilmiyoruz) "Rabbenâ ve leke'l-hamd. Hamden kesiran tayyiben mübâreken fîh" diyerek mukabelede bulundu. Allah Rasulü yüzünü cemaata çevirdiğinde "Bu sözü söyleyen kimdi?" diye sordu. Sahabi "Bendim" cevabını verdi. Ve Allah Rasulü sözlerine şöyle devam etti: "Gördüm ki melekler bu sözün sevabını yazmak için birbiriyle yarışıyordu." (Buhari Ezan 126; Ebu Davut Salat 119; Etime 52; Tirmizi Salat 179; Daavat 55; Nesei İftitah 19 36; Tatbik 22; Darimi Etime 3) Yani hepsi kendi seviyesine göre bu duadaki sevabı tesbit için koşuşuyorlardı. Çünkü bu onlara has onlara ait bir dua şekliydi.

Cenâb-ı Hakk'ın azameti karşısında bu azameti sezişin duyuşun sarhoşu ve sermesti bir kısım melekler başlarını yere koyar ara sıra kaldırırRabbin uluhiyet saltanatına bakar ve bu büyük saltanata karşı kulluklarını ifa edememenin aczi içinde "Seni tesbih ederiz Ey Ma'bud-u Mutlak! Sana hakkıyla ibadet edemedik" (Kulluğumuzu Sana Senin azametine uygun şekilde yapamadık. Sen öyle bir yüce ve yücelerden yücesin ki bizim yaptığımız kulluk o ululuğa karşı hiçbir şey ifade etmez) der ve tekrar secdeye kapanırlar. Meleklerin bir kısmı sadece bunu yaparlar. Melekiyet tarafı galebe çalan melekiyet âlemini kendinde inkişaf ettiren insan da tesbihat takdisat ve tahmidatıyla cismen olmasa bile ruhen fikren kalben sırren ve latifelerle melâike-i kirama yapılan teveccühden hissedar olur. Hz. Mevlana'nın ifade ettiği gibi insanın bir hayvanî bir de melekî yönü vardır. O bir taraftan behîmî hisler garîzeler şehvetler gazablar kinler nefretlerden ibaret hayvânî bir varlıkdiğer taraftan da iz'anlar irfanlar Allah'ı bilmeler ubûdiyetler aczi idrakler ve yüzü yerde olmalar gibi meleklere ait vasıflarla mücehhez bir nadide hilkattir. İnsan bu dünyada hayvanî yönünü öldürüp melekî yanını inkişaf ettirmek için bulunmaktadır. Melekiyet tarafını inkişaf ettirenlerin ruhlarıdır ki öbür âlemde melâike-i kiram gibi Cenâb-ı Hakk'ın arşının etrafında pervaz edip duracaktır. Hayvanî tarafı inkişaf eden kimseler ise (iradeleriyle veya iradesiz) ihmallerinin neticesi veya şehevânî duygularına esir olmanın encamı olarak baş aşağı gayyaya gidecek ve esfel-i sâfiline müstahak mahluklar haline geleceklerdir. Onlar dünyada meleklerden ve meleklere ait hayat tarzından uzak yaşadıkları gibi ahirette de onlardan uzakta kalacak ve onlardan müjde adına hiçbir şey duyamayacaklardır.

a- İnsanla Münasebeti Açısından Meleklerin Misyonu

İnsanların meleklerle münasebeti veya tersine bir ifade ile meleklerin insanlarla münasebeti daha insanoğlu ana karnında iken başlar. Buhari ve Müslim'in beraberce rivayet ettikleri bir hadis bu konuda bize gayet aydınlatıcı bilgi vermektedir. Hadiste şöyle denilmektedir:

"Allah (c.c.) rahime bir melek vazifelendirir. O melek ana rahmine nutfe düşmesinden itibaren her safhada Rabb'e seslenir ve "Rabbim şu anda "nutfe"; Rabbim şu anda "alaka"; Rabbim şu anda "mudğa" der. Cenâb-ı Hakk o cenini yaratmayı murad buyurursa melek sorar; "Rabbim bu erkek mi olsun dişi mi? Şakî mi yoksa said mi? Rızkı nedir? Eceli nedir? Bütün bunlar kişi daha anasının karnında iken yazılır." (Buhari Hayz 17; Enbiya 1; Kader 1; Müslim Kader 5)

Bir başka hadiste de şöyle denilmektedir:

"Sizden herbirinizin yaradılışı evvela ana karnında kırk günde toplanır. Sonra kan pıhtısı sonra bir çiğnem et olur. Sonra ona melek gönderilir ve ruh üflenir. Ve meleğe "Rızkını ecelini amelini şaki mi said mi olacağını yazması" (Buhari Bedu'l-halk 6; Enbiya 1; Kader 82; Tevhid 28: Müslim Kader 1; Ebu Davut Sünnet 16; Tirimizi Kader 4; İbni Mace Mukaddime 10) söylenir.

Bu ve benzeri hadislerde anlatılan yazma ameliyesi levh-i mahfuzda kayıtlı malumatın meleklerce istinsahı manasına gelir. Zira eşya daha vücuda gelmeden evvel ilmî plânda "levh-i mahfuz-u a'zam"da tesbit edilmiş bulunmaktadır ki biz buna bu yönüyle de kader diyoruz.

Kader herşeyi daha olmadan evvel ilmî planda ve ilmî vücuduyla Allah'a vermek Allah'a havale etmektir. Olmak vetiresi havası içine girmiş ve olma silsilesi arasında yerini alma durumunda olan eşya levh-i mahfuzun istinsahları halinde "Levh-i mahv ve isbat"ta yine Allah'ın ilmi dahilinde olmak kaydıyla mükerrem melekler vasıtasıyla yazılıp tesbit edilmektedir. Bizler mertebe mertebe hep bir kaderle karşı karşıya bulunmaktayız.

Kader sonsuz ilme sahip geçmiş hal ve geleceği bir nokta gibi görüp bilen ve esasen kendisi için geçmiş ve gelecek diye hiçbirşey sözkonusu olmayan Cenâb-ı Hakk'ın mikro âlemden normo âleme ondan da makro âleme kadar yani en küçükten en büyüğe bütün kâinatı ilmî plandailmî vücudlarıyla tanzim edip programlaması tayin tesbit tasnif takdir etmesi ve bütün bunları tasarı ve ilmî plandan alıp irade kudret ve meşiet planına geçirmesi ve hârici alemde göstermesi adına olup-biten herşeyi daha olmadan evvel Kitab-ı Mübin'de tesbit ve takdir etmesidir.

Kader insanın kesbiyle Allah'ın yaratmasının mukâreneti ve beraberliğidir. Yani insan bir işe mübâşeret edip iradesiyle o işe eğilim gösterir Allah da dilerse o işi yaratır. İşte kader ezelî ve sonsuz ilmiyle eşyayı olmadan evvel bilen Allah'ın yine olacakları daha olmadan evvel bu şekilde tesbit buyurmasıdır.

Cenine ruh üfleyinceye kadar Cenab-ı Hakk'ın tasarrufu perdesizdir. Daha sonra melek gönderilir ve cenine ruh üflenir.

Embriyolojik safhaların bütününde insan-melek münasebeti devam eder. Hatta bu meseleyi anne-babanın ilk temasına kadar götürmek de mümkündür. Onun içindir ki Hadis-i Şeriflerde mukârenet öncesi: "Allah'ım beni şeytandan şeytanı da benden uzak tut" (Buhari Bedü'l-Halk 11; Vudu 8; Nikah 66; Daavat 55; Tevhid 13; Müslim Talak 6; Ebu Davut Nikah 45; Tirmizi Nikah 6; İbni Mace Nikah 27) şeklinde dua edilmesi tavsiye edilmiştir. Böylece daha işin başında muhtemel bir çocuğa şeytanın temas etmesi yani onunla kontak kurması önlenmiş olacaktır. Daha açık ve net bir ifade ile söyleyecek olursak bu çocuk daha o dakikadan itibaren melekûtî yönü gelişmeye hazır bir zemin bulmuş sayılır. Yani bu şekildeki bir davranış onun için şeytandan korunması adına bir sığınaktır. Ve yapılan dua ta "rahm-i mâder"de böyle bir melek atmosferi hasıl etme yolunda atılan ilk adımdır.

b- Melekler Sadece Birer Memurdurlar

İnsanla melek arasındaki münasebet insanın ömrü boyunca devam eder. Ahirette ise bu münasebet ebedileşir ve sonsuza kadar sürer. Ancak burada hadiseye yine Kur'ânî kriterlerle bakmak gerekir. Aksi halde meleklere hakiki manada tasarruf verilmiş olur ki bu da gizli bir şirk demektir. Onun içindir ki Kur'ân bu husus üzerinde açık-kapalı birçok tahşidat yapar ve meleğin sadece vazifeli bir memur olduğu gerçeğine dikkat çeker.

Bir kısım melekler insanların amellerini yazmakla vazifelidirler. Bu hakikata işaret eden bazı ayetlerde şöyle denilmektedir: "And olsun insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz; çünkü Biz ona şahdamarından daha yakınız. Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melekonun sözlerini ve işlerini) kaydetmektedirler." (Kaf 50/16-17)

Bu ayetlerde önce insanın Allah tarafından yaratıldığı içinden geçen herşeyin Allah tarafından bilindiği ve Cenab-ı Hakk'ın insana şah damarından daha yakın olduğu anlatılmakta daha sonra da melekler tarafından insanın her halinin kaydedildiği dile getirilmektedir ki ayetin mes'eleye bu şekildeki yaklaşımı belli manalara ve bilhasa "tevhid" şuuruna dikkat çekmektedir. Bu cümleden olarak:

Birincisi: Kasem ve te'kid edatlarıyla en küçük bir tereddüt ve şüpheye mahal bırakmamak üzere deniliyor ki "Kasem olsun gerçekten de insanı biz yarattık." Bu ifade ile yaratmanın doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk'a ait olduğu ve hiçkimsenin bu mevzuda Cenab-ı Hakk'a ortak ve şerik olamayacağı anlatılmış oluyor. Yani "Melekler Cenab-ı Hakk'ın yardımcı ve muînleri değildirler ve hilkatte şirke yer yoktur. Onlar sadece yaratma hadisesinin müşahidleri ve nezâretçileridirler. Başkalarının olmadığı gibi meleklerin de yaratmaya müdahaleleri yoktur" denilmektedir.

İkincisi: "Biz ona şah damarından daha yakınız" ifadesi ile yine bize aynı manayı ihtar ediyor. Şöyle ki: Cenab-ı Hakk insana şah damarından daha yakındır. Yani daha insan kendisinden habersiz ve vücudunda olabilecek hadiseler henüz vuku bulmamışken Allah (c.c.) ona ondan daha yakın; ilmiyle herşeyi bilmekte ve herşeyden haberdar bulunmaktadır. Ayrıca madem ki Cenab-ı Hakk insana şah damarından daha yakındır; öyle ise insandaki tasarruflarında onun hiçbir vesile ve vasıtaya ihtiyacı yoktur. Meleklere gelince yukarıda da söylediğimiz gibionlar sadece İlâhi icraatın alkışçıları ve nezâretçileri durumundadırlar.

Kur'an evvela insanın aklına gelebilecek her türlü şüphe ve tereddüt isini-pasını temizliyor; ardından da bize meleklere ait bu misyonu naklediyor.

İki melek insanın sağında ve solunda durmakta. Öyle ki insanın hem fiili hem sözü hem davranışı hatta hayalinden geçenler onun his dünyasına misafir olan düşünceler dahi bu iki melek tarafından kaydedilmekte.. insan abes olarak yaratılmış bir varlık değil ki onun davranış ve fiileri kayda alınmasın. Evet insana ait herşey iyi-kötü mutlaka ahirette değerlendirilmek üzere amel defterine tesbit edilmektedir. Başka bir ayette de:

"Mükerrem Katipler yaptıklarınızı bilmekte."(İnfıtar 82/11-12)

Diğer bir ayette de bu hususta şöyle tahşidat yapılmaktadır: "Yoksa biz onların sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmez miyiz sanıyorlar? Hayırişitiriz ve yanlarında bulunan elçilerimiz de (her yaptıklarını) yazarlar." (Zuhruf 43/80)

c- Melekler Amellerimizi Yazar ve Niyetlerimizi Bilirler

Kur'an-ı Kerim meleklerin yazma işini çeşitli vesilelerle anlatır. İmam Hasan ve İmam Katâde mübah şeylerin dahi melekler tarafından yazıldığını söylerler. Onlara göre ağzımıza koyduğumuz her lokma dahi yazılmaktadır. Onun içindir ki seleften bazı zatlar vücutlarını ayakta tutacak kadar yemek yer ve "Lokmalar yazılıyor. Cenab-ı Hakk'ın huzurunda defterlerin açıldığında durmadan yiyip içen bir kul olmaktan utanır haya ederim" derlerdi. Bazıları da def-i hacete fazla ihtiyaç duymamak için böyle davranırlardı; davranırlardı zira oraya her girişinin Cenab-ı Hakk'tan bir uzaklık olduğunu düşünürlerdi. Ayrıca ihtiyacını gidermek için oraya giren bir insanın açılıp-saçılmasını da hesaba katarlardı. Böyle utanılacak birşeyi sıkça yapmak ise onlar için bir ızdıraptı. Bunun için de onlar buna sebep olabilecek şeyleri imkan ölçüsünde azaltmaya bakarlardı.

Mübahları terketmek gerekir mi gerekmez mi? Bu eskiden beri üzerinde konuşulagelen bir husustur. Bize göre insan israfa meyletmemek şartıyla mübahlardan istifade etmelidir. Bunda bir mahzur yoktur. Ancak yine de bütün davranışların yazıldığı hesaba katılarak hareket edilmelidir. Cumhur herşeyin kaydedildiğini söylerken İbn-i Abbas (r.a.) sadece günah ve sevapların yazıldığını söylemektedir. Ona göre bir amelin neticesi günah veya sevap hükümlerinden birine giriyorsa o amel melekler tarafından yazılıp kaydedilmektedir. Yani insanın ibadetleri orucu zekatı haccı namazı duası tesbihi ve dudaklarından sevap adına dökülen herşey mutlaka yazılmaktadır. Ve tabii insanın işlediği günahlar da yine melekler tarafından kaydedilmektedir.

İmam Mâlik bir hastanın inleyişlerinin dahi yazılmakta olduğunu söylemektedir. Bir hadis-i kudside Cenab-ı Hakk "Ben hasta kulumun inlemelerinden hoşlanırım" buyurmaktadır. Zira onun bela ve musibetler altında inlemesi Hz. Yakub'un "İnnema eşkû bessî ve hüznî ilallah; Ben sadece gam ve kederimi Allah'a arzediyorum" (Yusuf 12/86) demesi gibi dağınıklık ve perişaniyetini Allah'a şikayet etmesidir. Cenab-ı Hakk kulunun bu tür eninlerinden uluhiyetine yakışır şekilde bir "Lezzet-i mukaddese"si olduğunu ifade buyurur.

İmam Ahmed b. Hanbel ölüm döşeğinde hasta yatıyordu. Hapishanede çektiği işkence ve zulüm vücudunu tamamen eritmiş ve onu yatağa düşürmüştü. Bu bitkin halinde bazen iniltileri duyuluyordu.

Bu arada akın akın kendisini ziyarete geliyorlardı. Bunların çoğu da onun talebeleriydi. Ahmed b. Hanbel'in talebeleri arasında ileride Buhari'leri yetiştirecek çapta nadide insanlar vardı. Bunlardan biri birgün İmam'a: "Tavus b. Keysan'dan hastanın iniltilerinin kaydedildiğine dair bir hadis işittim" dedi. İmam o güne kadar böyle bir hadis duymamıştı o andan itibaren ruhu cesedinden ayrılacağı ana kadar bir daha da iniltisi işitilmedi. Bu iniltilerinin şikayet adına kaydolabileceği endişesi koca imamı inlemekten dahi vazgeçirmişti.

Alimlerin ekserisi meleklerin insanın kalbinden geçen şeylere de muttali olduklarını söylerler. Bazı alimler bunu kabul etmeyip kendi görüşlerini destekler mahiyette mürsel birkaç hadis rivayet etseler de birinci görüşü savunanlar iddialarında haklı gibidirler. Zira BuhariMüslim Tirmizi'de meleklerin insanın kalbinden geçen şeylere muttali olduklarına dair pek çok hadis vardır. Mesela bu hadislerden birinde şöyle denilmektedir:

"Aziz ve Celil olan Allah meleklerine şöyle ferman eder: Kulum bir kötülük yapmak istediğinde onu yapıncaya kadar yazmayın. Yaptığında da sadece bir günah yazın. Eğer onu benden dolayı terkederse bir iyilik yazın. Eğer iyilik yapmak ister de yapmazsa bir sevap yazın. Eğer yaparsaon mislinden başlayarak yetmişbin misline kadar sevap yazın." (Buhari Rikak 31; Tevhid 35; Müslim İman 203 204206207209; TirmiziTefsir Sure 6/10)

Demek oluyor ki insanın niyetine niyetindeki ihlas ve samimiyet baremine göre sevaplar kat kat yazılıyor. Günahlara gelince onlar Cenab-ı Hakk'ın merhametinin bir eseri olarak sadece işlenen kadar kaydedilir.

Bu manaları ifade eden sayısız hadis vardır. İfadelerdeki farklılıklara rağmen aynı noktayı işaret etmelerinin manaya kazandırdığı kuvvete dayanarak diyoruz ki melekler insanların niyetlerini bilmektedirler. Ancak onlar kendi istedikleri gibi yazma-çizme hakkına sahip değillerdir. Niyetlerin iyi veya kötüsünün nasıl kaydedilmesi gerektiğine dair bizzat Cenab-ı Hakk'tan talimatları gelmektedir.

D- Meleklerin Hz Adem'e Secde Etmesindeki Sır

Hz. Adem zellesi sabit bir insandı ve melâike-i kiram bunu biliyordu.

"Sen yeryüzünde fesad çıkarıp kan dökecekleri mi halife kılmak istiyorsun?" (Bakara 2/30) sorusuyla da Ademoğlunun yapacaklarını bildiklerini gösteriyordu. (Ademoğlu da daha sonra işlediği bunca cinayetlerle dünyayı kana boğan canavarlıklarla bütün insanlığı dâğidar eden anarşi ve bozgunculuklarla bir manada meleklerin masumiyetinde mütecelli bir keyfiyeti göstermektedir ki bu mana az çok Hz. Adem'in mahiyetinde müşahede ediliyordu. Bununla beraber inanan insanların mükerrem yüce bir tarafı vardır ki Cenab-ı Hakk o tarafına bakıyor ve meleklere "Adem'e secde edin" (Bakara 2/34) diye emrediyor. Melekler de bu emre kayıtsız şartsız itaat edip Adem (a.s.)'a secde ediyorlar. Niçin meleklere böyle bir emir veriliyor? Hangi meziyettir ki kan dökeceği fesad çıkaracağı bilinen bir varlığı öne çıkarıyor? Ve masumiyetleri ayetle sabit mükerrem varlıklar ona inkiyad inhinasında bulunuyorlar?

1- Cismaniyet ve rûhâniyete ait mana ancak onunla tebellür edecek İlahi maksatlar onunla anlaşılacaktır.

2- Hem madde hem de mana ile Cenab-ı Hakk'ın isimlerine ayine olma Adem'le zuhur edecektir.

3- O bütün isimlerin odak noktası olacaktır.

4- O bütün varlığın mihrabı haline gelecektir.

5- Bütün isim ve sıfatlar onda tecelli edecektir.

6- O bütün kâinatın fihristidir. Alemler onda pinhan kevn u mekan onda matvidir.

7- Ve Adem O Adem'dir ki Benî Adem'in en şereflisi İnsanlığın İftihar Tablosu onun neslinden gelecektir.

İşte bunlar ve bunlara benzer hususiyetlerine binaen Allah (c.c.) meleklere Adem'e secde etmelerini emretmiştir. Ancak bir sebep daha var ki en az diğerleri kadar önemlidir. O da şudur:

Melekler marifete aşık ve İlahî isimleri öğrenmeye heveslidirler. Halbuki bütün esma Adem'e öğretilmiştir. Onlar da bu ilme hürmeten Adem'e secde etmişlerse tabiat ve hilkatlerinin gereği bir hususla emredilmişler demektir.

E- Melek Ve İnsandaki İrfan Farkı

Biz bazı melekleri isim ve icraatlarıyla tanıyoruz. Zira onlar hakkında hem Kur'an-ı Kerim'de hem de İki Cihan Serveri'nin mübarek sözlerinde çeşitli vesilelerle söz edilmektedir. Bazı melekleri ise onların hakkında herhangi bir xxxxx bulunmadığından ötürü sadece gördükleri vazife ve hepsine birden verilen ünvanla biliyoruz.

Melekler arasında da insanlarda olduğu gibi derece farklılıkları vardır. Mesela dört büyük melek diğerlerinden üstündür. Daha sonra ise sırasıyla Hamele-i arş Mele-i âlâ Nediy-yi âlâ Refik-i âlâ melekleri gelir. Bunları Kerûbiyyun Müheyyemun Cennete nâzır Rıdvan ve Cehenneme bakan Malik takip eder. Meseleyi daha umumi bir platformda ifade edecek olursak zerreden sistemlere kadar her yerde müekkel (vazifeli) melekler vardır ve bunlar arasında derece farkı olması da gayet normaldir.

Bu kıyaslamayı insanlarla melekler arasında yaparsak İbrahim Hakkı Hazretleri'nin de ifade ettiği gibi karşımıza şöyle bir değerlendirme çıkar:

İnsanların havasları yani nebiler meleklerin havaslarından; yine insanların avam kısmı da meleklerin avam kısmından üstündür. Ancak bu üstünlük Cenab-ı Hakk'ı bilme açısından değil 0'na ayine olma cihetiyledir. Melekler Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarını anlama hususunda bizden çok ileridirler. Bize gelince biz hem maddemiz hem de ruhumuzla 0'na ayinedarlık ettiğimiz cihetle.. evet sadece bu yönümüzle belki onlardan ileri sayılabiliriz. Ama bu hiçbir zaman mutlak üstünlük demek değildir.

Hele irfanları yönüyle meleklere ulaşmak adeta imkansızdır.

Efendimizin Miraç'ta gördükleri ve gördüklerinden aktardıkları bize bu hakikatı apaçık gösterir.

Allah Rasûlü bir beşerin çıkabileceği en zirve noktaya tırmanırken her geçtiği yerde oraya ait melekler topluluğunu kullukla bütünleşmiş bir vaziyette müşahede etti. Kimisi rükûda kimisi secdede ve kimisi kıyamda olan bu melekler yaratıldıkları günden beri hep aynı ibadet şekliyle Rablerine arz-ı ubudiyet ediyorlardı. Hepsi de haşyet içindeydiler.

Efendimiz nice merhaleler katetti. Nebilerin ruhlarıyla görüştü ve öyle bir noktaya ulaştı ki o noktada mazi ve istikbal tek çizgide birleşiyordu. Hatta öyle bir yere geldiler ki orada Cibril'i de gerilerde bıraktı... Evet 0 Ferîd-i kevn-ü zaman bundan öte seyahatine tek başına devam edecekti. İşte O'nun terakki ve mazhariyeti buydu. Ancak bütün bunlara rağmen Allah Rasulü Cenab-ı Hakk'ın huzuruna vardığım an Cibril'in "bir adım daha yaklaşırsam yanarım Ya Rasulallah" dediği o hengamede Cibril'in tedbir temkin ve edebini görmüş ve beşerle onun arasındaki irfan farkını da çok iyi müşahade etmiştir." (Ali el-Kâri Şerhu'ş-Şifa 1/431434-435)

Evet meleklerin irfanı anlaşılmaz idrak edilmez denecek kadar ileri seviyededir. Beşere gelince elbette onun da mazhariyetleri vardır. Ama o da bir yere kadardır. Allah (c.c.) mülk erbabına işin bir yönünü melekût erbabına da diğer bir yönünü lutfetmiştir. Beşerde ise her iki mana da vardır. Haddi zatında o bu iki mananın kendisinde bulunmasıyla gerçek bir kıymet ifade etmektedir. Maddede boğulup kalan insan bu manayı kucaklayabilmekten çok uzak olsa bile beşer arasından çıkan nice mana erleri insana ait bu meziyeti hakkıyla temsil etmişlerdir ve edeceklerdir.

F- Bazı Özellikleri

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi meleklerde cinsiyet yoktur. Kur'an meleklere dişilik isnadını müşriklere ait bir söz olarak nakleder.

"Rahman'ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların yaradılışlarına mı şahid oldular ki (böy1e hüküm veriyorlar?) Şahidlikleri yazılacak ve (dediklerinden) sorulacaklardır".(Zuhruf 43/19)

Onların yapıları nurdandır. Bu husus bir hadis-i şerifte şöyle anlatılır:

"Melekler nurdan cinler dumansız ateşten insanlar ise Kur'an'ın size anlattığı şeyden (yani kokuşmuş çamurdan) yaratıldı." (Müslim Zühd 60; Müsned 6/153168)

Cin ve insin yaratılışında madde vardır. Melâike'de ise nur esasdır. Onun için onları tarif ederken de "Melâike; latif nûrânî muhtelif suretlere girebilir kabiliyetinde bir kısım âli ruhlardır" diyoruz.

Kur'an-ı Kerim bize melekleri anlatırken onların vasıflarından ve gördükleri vazifelerden de bahseder. "Melekler ki Allah'ın hiçbir emrine âsi olamazlar ve sürekli Allah'ın emirlerini yerine getirirler". (Tahrim 66/6)

Meleklerden bazılarının vazifesi maddi-manevi her türlü bela ve musibete karşı insanları korumaktır. Kur'an:

"Yemin olsun zecredenlere" (Saffat 37/2) (Bağırıp sürenlere insanları günahlardan veya şeytanları semavi haberlere uzanmaktan menedenlere) ifadesiyle bu hakikata işaret eder.

Onlardan bazılarının vazifeleri de sırf bir nezârettir. Yani bunlar âyât-ı tekvîniye ve "şeriat-ı fıtriye" dediğimiz hadiseler silsilesine ve kâinatta câri kanunlara gözcülük ederler.

Diğer bazılarının vazifeleri ise yaratıldıkları andan itibaren Rablerinin önünde saf tutup durmaktır. Kur'an onlardan bahsederken "yemin olsun saf saf duran meleklere" (Saffat 37/1) der.

Allah Rasulü:

"Meleklerin Rableri huzurunda yaptıkları gibi saf tutmalı değil misiniz?" buyurur ve sahabiyi öyle durmaya teşvik eder:

"Melekler Rablerinin huzurunda nasıl saf tutarlar Ey Allah'ın Rasulü?" diye sorulunca da Allah Rasulü (s.a.s.) onlara şu cevabı verir: "Önce ilk safı doldururlar ve safları gayet sık tutarlar." (Müslim Salat 119; Ebu Davut Salât 9396; Nesei İmâme 28; İbni Mace İkâme 50)

Sahabi kendi devirlerindeki saf tutma keyfiyetini Ebu Davud'un Sünen'i ve Dârekutni'de bize şöyle anlatır: "Omuzlarımız yanımızdakilerin omuzlarına topuklarımız da yine yanımızdakilerin topuklarına değerdi. Öyle ki elbiselerimiz öncelikle omuzlardan eskimeye başlardı safları o kadar sık tutardık" (Ebu Davut Salat 94; Darekutni 1/282 -Babü'l- hassi ala istivai's-Sufuf-)

Onlar kurşunla perçinlenmiş bir duvar gibiydiler her halleriyle.. ve adetâ göklerdeki meleklerin benzeriydiler. Kur'an meleklerin kendilerini şöyle anlattıklarını nakleder:

"Biziz o saf saf dizilenler biz. Ve biziz o tesbih edenler biz." (Saffat 37/165-166) Evet kulluk meleklerinkine benzetildiği ölçüde derinleşir.

G- Meleklerdeki Haşyet

a- Meleklerin Allah Korkusu: İclal

Meleklerde müthiş denecek çapta ve bizim havsalamızın alamayacağı ölçüde bir haşyet ve Allah korkusu vardır. Kur'an onların bu durumunu şöyle anlatır:

"Üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve emredildikleri şeyi harfiyyen yerine getirirler" (Nahl 16/5) Bu ayet bilhasa meleklere ait havfı anlatır. Onun için evvelâ bu mânâda "havf" ile ilgili bazı mülahazalarımızı arzetmekte yarar var. (Havf ile alakalı ayrıca bkz: M.F.Gülen Kalbin Zümrüt Tepeleri-1s.57-63)

Havf çeşit çeşittir. Havf (korku) bazen günahtan olur. Mü'min günahları karşısında irkilir ürperir ve titrer. Nasıl olmasın ki günah ebed yolunda insanın önünü kesmiş en büyük düşmanıdır. Ve her zaman onun varlık gayesini tehdit etmektedir. Allah'a kul olmak için yaradılmış olan insan kendine bir vedîa ve emânet olarak verilen uzuvları günah ve inhiraflarla Hakk'ın istemediği istikamette ve kendi hevesine göre kullanmakla emanete hiyanet ve kendine de zulmetmiş sayılır.

Evet günah ki bir iç çöküntü bir terslik ve fıtratla zıdlaşmaktır. Günaha giren kimse kendini vicdanî azaplara ve kalbî sıkıntılara bırakmış bir talihsiz ve bütün ruhî meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir zavallıdır. Bir de o günahı işlemeye devam ederse bütün bütün ipi elden kaçırır ve artık ne bir irade ne bir direnme ne de kendini yenilemeye mecali kalır.

Günah insana bahşedilen bilumum istidat ve yüce duyguları söndüren bir fırtına ve kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir dumandır. Bu fırtınaya maruz kalan kurur; bu zehirli havayı teneffüs eden de ölür.

İnsan günah içine bir kere girmeye dursun; girdi mi artık ne ölçü ne kıstas ne de değer hükmü kalır. Bir uçağın başaşağı yere inmesindeyer çekiminin hesaba katılmaması ve fıtrat kanunlarının affetmeyeceği çizgiye varılması ne ise hikmet elinin koyduğu yasaklar atmosferine girmek de aynı şeydir.

Adem (a.s) şahsî hayatında açtığı böyle bir gediği ceyhun ettiği gözyaşlarından meydana getirdiği ummanlar içinde yüze yüze aşabilmişti. Şeytan ise başaşağı düştüğü o günah gayyasından kurtulamadı ve helak olup gitti.

Ve daha

"Nice servi revan canlar

Nice gül yüzlü sultanlar

Nice Hüsrev gibi hanlar

Ve nice tâcdarlar"

böyle ilk bir adımla günah deryasına yelken açtı bir daha da geriye dönmeye muvaffak olamadılar..

Kur'an bize şu duayı öğretiyor:

"Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma. Bize katından bir rahmet ver şüphesiz Sen çok bağış yapansın." (Âl-i İmran3/8)

Farkına varmadan insanın kalbi kayar hayatı istikametini kaybeder zevki-şevki söner geceleri bir ölünün geceleri gibi geçer. Öyle ki gecesinin siyah zülüfleri üzerinde ne bir "âh" ne de iki damla gözyaşı bulunur. Çünkü kalbi ve ruhi hayat tamamen dumura uğramış ve bu mevzuda bir duraklama donma ve humûdet başlamıştır. İşte insan bu duruma düşmekten korkmalıdır. Kalbin dalalete doğru çevrilmeye başlaması ebedi hasretin ilk sinyalleridir. Çok kere bu hale sebebiyet veren de yine işlenen herhangi bir günah olmaktadır. Zira her bir günah içinden küfre giden bir yol vardır. İşlenen her günah her hata insanı Allah'tan uzaklaştırıp küfre yaklaştırır. Günah küfür demek değildir. Fakat her günah işleyen bilmelidir ki küfre doğru bir adım atmış ve Allah'tan da bir adım uzaklaşmıştır.

Bu mevzuda günahın en küçüğü dahi bir korku sebebi bir korku vesilesidir. Ancak bütün bunlar beşere ait korkulardır. Meleklere gelince onlar bu türlü korku ve endişelerden münezzeh ve müberradırlar. Ancak onlarda da bir korku vardır. Bu ise Cenab-ı Hakk'ın celaline karşı duyulan korku cinsindendir ki buna "iclal" denilir.

"İclal" Allah'ın azametini görme korkusudur. Rasulü Ekrem (s.a.s.) buyuruyor ki: "Semada Cenab-ı Hakk bir emir ferman edeceği zaman semalar titrer ve tarrakalar çıkarır. Melâike-i kiram ne olduğunu hisseder ve hepsi secdeye kapanır. Başını ilk kaldıran Hz. Cibril olur. Başını kaldırır ve Rabbinden emir telakki eder. Daha sonra da diğer melekler başlarını kaldırır ve;

"Rabbimiz ne dedi yâ Cibril" derler. Cibril şu cevabı verir:

"Hak söylüyor Rabbimiz. Aliyy ve Kebir olan O'dur." (Ali el-Muttaki Kenzü'l-Ummal 2/36)

Kenzü'l-Ummal'de Taberani'nin rivayet ettiği bir başka hadislerinde de Rasulü Ekrem şunu ifade buyuruyorlar: "Yedi kat semada bir adım bir karış hatta bir avuç yer yoktur ki orada kıyama durmuş veya ruküa varmış veya secdeye kapanmış bir melek olmasın. Kıyamet günü de bütün melekler başlarını kaldırır Rabbi Kerimlerine doğru teveccüh eder bakar ve "Sana hakkıyla kulluk yapamadık ey Ma'bud" (Ali el-MüttakiKenzü'l-Ummal 10/367) derler. Evet bunu devamlı rüku secde ve kıyamda bulunan melekler söylüyor ki bu bir iclal ve i'zam korkusudur.

İbn-i Kesir'in de işaret ettiği bu hadisler yaratıldığı günden beri kıyamda rükuda secdede duran meleklerin varlığına delalet etmektedir. (İbn-i Kesir el-Bidaye ve'n-Nihaye 1/38) Rasulü Ekrem (s.a.s.) anlatıyor:

"Mi'rac gecesi belli bir noktada Hz. Cibril'i eskimiş bir elbisenin perişaniyetinde gördüm. (Adeta o noktaya vardığında ayaklarının bağı çözüldü. Eskimiş bir elbise gibi yığıldı kaldı.) Allah korkusu onu bu hale getirmişti. O zaman bir meleğin Cenab-ı Hakk'ı nasıl bildiğini anladım.

Bir ara Cibril'e döndüm ve 'Hiç Rabbini gördün mü?' diye sordum. Birdenbire irkildi neredeyse yıkılacaktı. Ve bana şu cevabı verdi:

'Nasıl olur Ya Muhammed? Rabbimle aramda nurdan 70 perde vardır. Bir lahza yaklaşsam bir adım atsam yanar kül olurum.' (Aliyyü'l-KariŞerhu'ş-Şifa 1/434)

Mi'rac'a gidilirken Cibril Efendimiz'e bir binek getirmişti. Adı Burak idi bu bineğin. Ancak hem bineğin kendisi hem de ona nasıl binildiği bizce meçhuldür. Zaten gidilen ve gezilen yerler de meçhuldür. Sanki Efendimiz bu bilinmez binekle bilinmeyen âlemlere yelken açmıştır. Ancak Burak neşvesinden dolayı biraz serkeşçedir. Bir ara Cibril ona yaklaşır ve kulağına eğilerek: "Ne yapıyorsun böyle? Sana şimdiye kadar böyle bir süvari binmemiştir?" der. Ve olan o esnada olur. Burak tepeden tırnağa ter içinde kalır. (Mecmau'z-Zevaid 1/328; Kadı İyaz Şifa s.185)

İşte daha önce söylediğimiz Efendimiz'in şevk ve iştiyak içinde o ana kadar görmediği âlemleri müşahede ettiği esnada Cibril'e "Rabbini hiç gördün mü" sualine karşı onun haşyet ve dehşet içinde verdiği cevap ve işte Burak'ın Efendimiz'in vasfını işitir işitmez takındığı hal; bunlar hep birer irfan ve hep birer haşyet örneğidir.

Bu bir melek haşyetidir. Cenab-ı Hakk'ın azametine karşı meleğin duyduğu saygı budur. Halbuki onlar hiçbir işlerinde isyan etmezler ve kendilerine ne emrolunursa onu da aynen yaparlar. Buna rağmen onların haşyeti böyle olursa ya her hali günah bizlerin hali ve haşyeti nice olmalıdır. Zaten Efendimiz'in bu vak'aları nakletme hikmetlerinden biri de bize bu şuuru aşılamak içindir. Dünya ve ahirette meleğe enîs olmak isteyenler şimdiden karakterlerini melekleştirmelidirler. Bu da ancak onlar gibi yaşamakla mümkündür. İçinde meleklere benzer haşyet yaşamayanların ise bu hali kazanması oldukça zordur.
________________

Bir €L!F MikTarı SuS GönLüm.
NeFeS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 28-03-10, 10:02   #2
NeFeS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Feb 2009
Mesajlar: 3.773
Konular: 1044
Aldığı Teşekkür : 1
NF Puanı : 14065
NF Seviyesi : NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute

b- Haşyette Melekleşenler

Dünyada korkanlar ahirette korkudan emin olacaklardır. Onun içindir ki bir hadis-i kudside:

"İki emniyeti ve iki korkuyu bir arada toplamam" (Heysemi Mecmau'z-Zevaid 10/308; Ali el-Müttaki Kenzü'l-Ummal 3/141709) buyurulmaktadır. Bu mesele ile alakalı olarak Buhari ve Müslim'de Efendimiz tarafından şöyle bir hâdise nakledilir:

Geçmiş ümmetlerden birinde ehlullah'tan (Allah'ın veli kulu) bir zât vefat edeceği zaman çocuklarına vasiyette bulunur ve "Ben öldüğümde cesedimi yakın külünü de savurun" der. Adam ölünce evlatları babalarının dediğini yaparlar. Cenab-ı Hakk bu kulu karşısına alır ve cesedini niçin yaktırdığını sorar. Kul: "Senin korkundan Ya Rabb!" cevabını verir. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk ona: "Ben de seni afvettim" (BuhariTevhid 35; Müslim Tevbe 2527) karşılığında bulunur.

Hz. Muaviye (r.a.) Asr-ı Saadet'in en büyük siyasi dahilerinden birisidir. İstenmeyen pek çok hadiseye karışmıştır; ancak bu durumdan kendisi de memnun değildir.

Vefat edeceği an çocuklarını yanına çağırır. Kalbinin üzerinde sakladığı küçük bir keseyi çıkarır. İhtimamla açar. İçinde birkaç kıl ve birkaç tırnak vardır. Bunları çocuklarına gösterir ve şöyle der: "Evlatlarım! Ben Rasulü Ekrem (a.s) ile beraber bulundum. Ona sahabi olma şerefine erdim. Birgün traş olurken herkes gibi ben de yere dökülen mübarek kıllarından kapabildiğim kadar aldım. Tırnaklarını keseceği anı gözetledim ve yine onlardan bir kaçını alma imkanına sahip oldum. Ömrüm boyunca bunları mukaddes bir emanet olarak sakladım. Şimdi ölümüm yaklaştı. Uzuvlarım birbirine veda etmek üzere. Vücud viranesi yıkılıyor. Felek adım adım sûra yaklaşıyor. Arş-ı emânımdan sûr sesi gelmeye başladı. Size vasiyetim şudur: "Beni kabrime koyarken bazı azalarımın üzerine bu mübarek kıl ve tırnaklardan yerleştirin. Öyle inanıyorum ki Rabbimin huzuruna bunlarla gidersem kurtulabilirim."(İbn Esir Üsdü'l-Gâbe 4/433-436; İbn Hacer İstîab 3/473)

İşte her sahabinin endişe ve korkusu. Hz. Muaviye ki onun devrinde nice ülkeler fethedildi. İslam ordusu İstanbul surlarına kadar dayandı. Kıbrıs o devrede İslam diyarı oldu. Türk'ün sahabisi diyebileceğimiz Ebu Eyyub el-Ensâri Hazretleri İstanbul'a onun devrinde geldi. Ancak o bütün bu olanlara bel bağlamıyordu. Şefaatını umduğu tek şey Efendimiz'e ait mübarek tırnak ve tüylerin kendisiyle beraber bulunacak olmasıydı.

Bu bir anlayış meselesidir. Dinde yeri vardır-yoktur burada onun münakaşasını yapacak değiliz. Belki bunlar şifreyi çözen davranışlardır. Rahmet bu şifrenin çözülmesiyle ihtizaza gelecektir. Nitekim kendini yaktıran adam da şeriata göre amel etmiş değildir. Fakat onun korku ve endişe yüklü bu ameli kurtuluşuna sebebiyet vermiştir.

Melekler de melekleşmiş insanlar da "haşyet" içindedirler. Çünkü onlar "Allah"ı bilmekte ve O'nu tanımaktadırlar. Bu manaya işaret içindir ki Kur'an'da "Allah'a karşı en çok haşyet içinde olanlar Allah'ın âlim kullarıdır." (Fâtır 35/28) buyurulmaktadır. Allah'ı bilen elbette O'na karşı haşyet içinde olacaktır.

2. DERECELERİNE GÖRE MELEKLER

A- Hz. Cibril (a.s)

Meleklere Kur'an ve sünnette anlatılan vasıflarıyla inanmalı ve bu vasıflarla onları tavsif etmelidir. Aksi halde cahiliye devrinde olduğu gibi insanlar bu hususta da aşırılık sergilerler. Nitekim bazıları onlara -hâşâ- Allah'ın kızları demişlerdir. Kur'an bu i'tikad inhirafını tashih ederek meleklerin gerçek hüviyetlerini ortaya koymuştur. Sünnette de meleklere ait birçok keyfiyet zikredilmiştir. Melekler arasında da mertebe farkları vardır. Biz en büyüklerinden bazılarına kısaca temas etmiş olalım.

Hz. Cibril hayata mazhar. Gönülleri ihya ona ait ulvî bir vasıf. Onun nefhasıyla vücud bulan Hz. Mesih dahi ölüleri ihya ediyor; yani Mesih'e o cinsten mucizeler veriliyor. Cibril'in ayağını bastığı çamur Samiri'nin buzağısına can veriyor. Bütün ilhamlar kalb ve gönüllere Cibril'in vasıtasıyla ulaştırılıyor. Ve nihayet peygamberlere gelen vahiylere o "yed-i emin"lik ediyor.

Kâinatın Fahrı'na getirdiği son mesajlar ile de bütün cihanı diriltecek vahyi getirmiş oluyor. Kupkuru bir zemin bu mesajlarla diriliyor ve bataklık bir dünya gelen vahiylerle gülistana dönüyor.

Allah Rasulü Cibril'i çok seviyordu. Ona karşı minnet duygularıyla dopdoluydu. O'nunla öyle bütünleşmişti ki adeta O'nsuz yapamıyordu. İkiz kardeş gibiydiler.. birbirisiz olamayan ikiz kardeş gibi. Bir yönüyle onlar her türlü teşbih ve benzetmenin de ötesinde ikizdirler. Zira her ikisi de "Âlemlere rahmet olarak gönderilme" sırrına mazhardırlar. Bazen Cibril'in gelmesi gecikir. İşte o zamanlar Allah Rasulü'nün iştiyak ve beklentisi dayanılamayacak ölçüye varır. Bir defasında yine böyle bir gecikme olmuştu. Cibril geldiğinde Efendimiz'in ilk sözü şu oldu:

"Ya Cibril bizi daha fazla ziyaret etmene mani ne var?"

Sanki Efendimiz şöyle demek istiyordu:

Niçin bizi ihmal ediyorsun? Sen bir âlemde yaşıyorsun ki ben o âleme çıkamam. Halbuki benim yaşadığım yere sen çok rahat gelebilirsin.

İbn Abbas diyor ki: Allah Rasulü Cibril'in geleceği anı iştiyak içinde intizar eder beklerdi. Zira ki Cibril Cenab-ı Hakk'la O'nun arasındaki münasebeti temin ve tesis ediyordu.

Efendimizin bu sorusu karşısında hemen durumu tavzih eden şu ayet nazil oldu. Ayet meleği konuşturuyor ve şöyle diyordu:

"Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde arkamızda ve bunlar arasında olan herşey O'na aittir. Rabbin asla unutkan değildir.”(Meryem19/64) Buhari ve Müslim bize şöyle bir hâdise daha naklediyor: Cibril'in gelmesi 40 gün kadar gecikmişti. Geldiğinde Edendimiz O'na: "İnmedin Ey Cibril iştiyaktan çatlayacak hâle geldim!"

Ve Cibril cevap verdi:

"Belki ben sana senin bana olan iştiyakından daha fazla iştiyaklıyım. (Adeta seni göreceğim anı dört gözle bekliyorum.) Fakat elden ne gelir ki ben sadece bir memurum. (Git denirse gider gel denirse gelirim)" (Buhari Tefsiru sure 19/2; Tevhid 28; Bedü'l-Halk 6; Tirmizi Tefsiru sure 19)

Evet meleklerin Allah'a en yakını olan Cibril ile bütün varlıkların Allah'a en yakını olan Hz. Muhammed (a.s) arasında işte böyle bir iştiyak ve arzu vardır. "Temizler temizleredir" (Nûr 24/26) ayetindeki nüktenin bir işareti de bu olsa gerek!

Ahmed bin Hanbel'in müsnedinde rivayet ettiği bir Hadis-i şerifte Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

"Kul Cenab-ı Hakk'ın rızasını elde etmenin yoluna düştüğü (bütün işlerinde O'nun hoşnutluğunu gözettiği saffet ve samimiyet içinde rıza-yı İlâhîyi hedeflediği) zaman Cenab-ı Hakk Cibril'e hitaben: "Benim falanca kulum durmadan beni razı etmeye çalışıyor. (Beni razı etmek için elinden gelen herşeyi yapıyor.) Dikkat edin benim rahmetim onun üzerindedir." der.

Cibril bunu duyar duymaz bütün gök ehline seslenir: "Allah'ın rahmeti falan kişinin üzerindedir. Ben de onun yanındayım" bu ses gökte yankılanır ve bütün gök ehlince de tekrarlanır. (Müsned 5/279)

Buhari ve Müslim'de ise vak'a şu şekilde ele alınır:

"Allah bir kulunu sevdi mi Cibril'e "Ben filanı seviyorum sen de sev" diye seslenir. Cibril de onu sever. Sonra sema ehline "Allah (c.c.) filanı seviyor siz de sevin"' der. Sema ehli de bütünüyle onu sever. Ve bu kul için yeryüzünde kabul vaz'edilir. (Allah'ım bizi onlardan kıl.)

Allah bir kuluna da buğzetti mi Cibril'e "Ben filana buğzettim sen de buğzet" diye seslenir. Cibril de ona buğzeder. Sonra sema ehline "Allah filana buğzediyor siz de buğzedin" (Buhari Bedu'l-Halk 6; Edeb 41; Tevhid 33; Müslim Birr 157) der. Sonra da o kişi için yeryüzünde buğz (öfke ve nefret) vaz'edilir. (Allah'ım bizi öyle olmaktan koru muhafaza eyle!)

Bu hadis inanan insanların sevgi veya nefretlerinin kaynağına ve planlandığı yere dikkat çekiyor. Allah'ın sevdiği bir insana mü'minlerin kalbleri sevgi ve muhabbetle dolup taşar. Yine Allah'ın buğzettiği bir insana da mü'minlerin kalbinde sadece buğz ve nefret bulunur. Bu tablonun bize ilham ettiği ayrı bir ölçü vardır. O da şudur:

Bir kâfirin din düşmanının mü'minden nefret etmesi onu sevmemesi Allah huzurunda o mü'min için lehte şehadet olacak ve bir avantaj sayılacaktır. Hasen derecedeki bir hadiste buna işaret vardır. Hadis-i Şerif'te "Allah'ı o kadar çok hatırlayın o kadar çok anın ki neticede size deli desinler." (Tirmizi Zühd 39; Müsned 3/68-71; 6/17) buyurulmaktadır.

Mü'min emniyet ve itminan insanıdır. O umumi sulhu temin etmek için vardır. Dünya onunla bir Cennet iklimine dönüşecektir. Ondan hiç kimse hatta bir karınca bile zarar görmez görmemiştir ve göremeyecektir. Fakat buna rağmen yine de kundakçılık yapan anarşiyi körükleyenbozgunculuktan başka birşey bilmeyen kâfir onu sevmez sevmemiştir ve sevmeyecektir. Zira ki mü'mine karşı nefret kâfirin ve küfrün tabiatında vardır. Bu açıdan diyoruz ki kâfirler tarafından sevilen herhangi bir mü'min kendini ciddi bir kritiğe tâbi tutmalı ve akibetinden daima endişe etmelidir. Çünki bu sevgi normal değildir. Hatta mü'minde mevcud bir eksikliğin emare ve işareti olma ihtimali vardır. Burada "sevme" ile "beğenme" ve "takdir etme"yi de birbirinden ayırmak gerekir. Kâfir bizdeki fazilet ve meziyetlerden dolayı bizi beğenip takdir edebilir; ama asla sevmez. Kur'an'ın "En büyük düşman" diye tarif ettiği kâfir mü'mini nasıl sevebilir ki?

B- Hz. Mikail (a.s)

Efendimiz'e kurbiyet ve yakınlığı olan bir başka mukarreb melek de Hz. Mikâil (a.s)'dır. Tirmizi'nin rivayet ettiği bir Hadis-i şerif'te Efendimiz şöyle buyururlar:

"Muhakkak ki benim yer ehlinden iki vezirim gök ehlinden de iki vezirim vardır. Yer ehlinden iki vezirim Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) gök ehlindeki vezirim ise Cibril (a.s) ve Mikâil (a.s)'dır." (Tirmizi Menakıb 16)

Taberânî'de hadis şu ifadelerle nakledilir:

"Allah beni dört vezir ile teyid buyurdu. Bunlardan ikisi yer ehlinden ikisi de gök ehlindendir.." (Tabarani el-Mu'cemü'l-Kebir 11/144; ayrıca bkz: Tirmizi Menakıb 17)

Şimdi bir de bu hadis adesesiyle Efendimiz'in ulviyet yücelik ve şânını görmeye çalışmalıyız.. evet meleklerin en büyükleri ona vezirlik yapıyor. Nebilerden sonra insanlığın en seçkini Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de yerde aynı makamı temsil ile Allah Rasulü'nün sağında ve solunda O'na iki sadık yardımcı oluyor.

Hz. Cibril ve Hz. Mikâil melekler arasından seçilmişlerdir. Ayet: "Allah meleklerden de insanlardan da elçiler seçer" (Hac 22/75) demektedir. Bu seçkinliktir ki onları Efendimiz'e vezir olma payesine yükseltmiştir. Nebilerden sonra insanlığın en seçkini olan Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'e de aynı payenin verilmesi oldukça manidardır. Sanki bu iki büyük sahabiden biri Cibrilliği diğeri ise Mikailliği temsil ediyor gibidirler.

Günümüzde beşer İki Cihan Serveri'ni anlamada çok yaya bulunuyor. O'nu ancak kalb ruh duygu ve letaifini geliştirenler; ilmini irfanını ve bunlarla gelen ilhamları aştıktan sonra kalb ve kafa vahdeti içinde ve ufku cihanları içine alacak şekilde engin olanlar anlayabilirler. Ruh yapısı itibariyle melekleşememiş insanların O meleklerin kendisine nöbettarlık yaptığı zatı tam anlaması tanıması ve idrak etmesi mümkün değildir.

Buhârî ve Müslim Sa'd b. Ebi Vakkas'tan naklediyor: Uhud'da (bir rivayete göre Bedir'de) Allah Rasulü'nün sağında ve solunda nöbet bekleyen beyaz sanki iki kişi gördüm. Muhtemel bir saldırıya karşı O'nu bekliyorlardı. Halbuki ben bu şahısları ilk defa görüyordum. (Buhari Libas 24; Magazi 18; Müslim Fezail 48)

Uhud'da bir başka hadiseye daha şahid oluyoruz: Mus'ab b. Umeyr (r.a) şehid düşüyor ama Allah Rasulü'nün hemen önünde bir başka Mus'ab akşama kadar savaşıyor. Akşam üstü Allah Rasulü ona hitaben "Mus'ab!" diye seslenince bu şahıs "Ya Rasulallah! Ben Mus'ab değilim" diyor. İş o zaman anlaşılıyor. Mus'ab melekleşince o esnada bir melek de Mus'ablaşıyor. (İbni Sa'd Tabakat 3/121)

Hiç şüphe yoktur ki ister beşer arasında yakınlık kazanıp Allah Rasulü'ne hizmet edenler isterse melekler arasında ünsiyetle O'na yakın olanlar mutlaka Allah katında hususi bir şerefle taltif edilmişlerdir. Haddizatında Cibril ve Mikail çok şerefli birer elçidirler; ancak Allah Rusulü'yle beraber olma ve O'na hizmet etmeleri bu iki şerefli elçiye daha bir derinlik kazandırmıştır.

C- Hz. İsrafil (a.s)

Hz. Cibril'in nasıl Allah Rasulü'yle münasebeti var öyle de Hz. İsrafil'in ve fakat ayrı makamı temsilen Efendimizle farklı bir münasebeti var. Zaten hepsinin en ciddi münasebeti de neticede Allah ile...

Daha önce zikrettiğimiz hadiste de işaret edildiği gibi Hz. İsrafil (a.s) yaratıldığı günden beri Cenab-ı Hakk'tan "Sûra üfle" emrini intizar etmektedir. Elbette bu İsrafil (a.s)'ın dimdik ayakta beklediği ve başka hiçbir iş yapmadığı manasına gelmez. Belki o ulvi ve yüce hakikatıylakulluğunu ilan ve ifade için Cenab-ı Hakk'ın huzurunda böyle kıyamda dururken aynı anda kendisine verilecek diğer mükellefiyetleri de beklemekte ve verilen her emri yerine getirmek üzere huzurda elpençe divan durmaktadır:

Ondaki marifet de aynen "Rabbimle aramda nurdan yetmiş veya yetmişbin perde var O'nu nasıl görebilirim. Ve ben bir adım daha atsamyanar kül olurum" diyen Cibril'in marifeti gibidir. Zira o da mukarrebtir ve Allah'a en yakın dört melekten biridir.

Efendimizden şöyle bir vaka naklederler:

"Safa Tepesi'nde Cibril ile beraber oturuyorduk. (Demek ki hâdise Efendimiz Mekke'de iken cereyan etmiş) Ben Cibril'e az halimi arzettim. "Günler var ki Âl-i Muhammed'in evine bir avuç un veya kavut girmiş değildir" dedim. Ben sözümü bitirmiştim ki gökte kıyamet kopuyor gibi bir tarraka bir gürültü duyuldu. Sordum: "Yoksa kıyamet için emir mi verildi?" Cibril: "Hayır senin biraz evvelki sözlerin semada duyuluncaİsrafil'e buraya gelmesi için emir verildi." dedi. Ve hemen İsrafil yanımızda belirdi. Bana hitaben: "Ya Rasulallah Cenab-ı Hak senin biraz evvel söylediklerini duydu. Ve yerin bütün hazinelerinin anahtarlarıyla beni sana gönderdi. İstersen (Hz. Süleyman gibi) melik bir peygamber ol. İstersen tevazu içinde bir kul peygamber olarak kal" dedi. O esnada Cibril'in yüzüne baktım. Bana "Rabbine karşı mütevazi ol" diye işaret ediyordu. Ben de Cibril'in dediğini tercih ile "Bir gün tok olup şükreden diğer gün aç olup tazarruda bulunan bir kul peygamber olmak isterim" şeklinde İsrafil'e cevap verdim." (Müsned 2/231)

Görüldüğü gibi nasıl Hz. Cibril Allah Rasulü'nün bir vefadar dostuydu; öyle de İsrafil (a.s) O'nun sadık bir dostu ve sadık bir arkadaşıydı.

Kur'an-ı Kerim Allah Rasulü'nün bu vefadar dostu İsrafil'den ve onun bütün cihanı ilgilendiren vazifesinden yer yer bahisler açar.

"Sûr'a üflendi göklerde ve yerde olanlar (korkudan) düşüp bayıldılar. Ancak Allah'ın dilediği kaldı. Sonra ona bir daha üflendi birden onlar kalktılar bakıyorlar." (Zümer 39/68)

Ayette "Ancak Allah'ın dilediği ayakta kalır" denilmekte ve ihtimal mukarreb meleklerin vefat etmeyeceğine işaret buyurulmakta. ZatenCenab-ı Hakk'a dayanan varlığını onunla sürdüren ve mana-yı harfi cihetiyle varlığını O'nun varlığından bilen şuur sahiplerinin bu manada ölümsüzlüğü de aşikardır.

İsrafil bir münadi bir davetçidir. Onun için ayet şöyle demektedir:

"Dinle o gün münadi (İsrafil) yakın bir yerden çağırır." (Kaf 50/41) Herkes mezarında sessiz yatarken zerreler aleminde bir manada darma dağınık vaziyette iken ve ruhlar kendilerine ait berzahta maruz kaldıkları keyfiyetin koridorlarında dolaşırken hemen çok yakınlarında bir sesbir soluk duyacaklar. Bu onların kalkmaları gerektiğini haber veren İsrafil'in ses ve soluğudur. Bütün varlık bu ses ve solukla yeniden dirilecektir.

İsrafil bir "dil" bir çağrıcıdır ve insanları mahşerde toplanmaya çağıracaktır.

"Öyleyse sen de onlardan yüz çevir; o çağrıcının görülmemiş tanınmamış bir şeye çağırdığı gün gözleri düşkün düşkün (zillet içinde) kabirlerden çıkarlar; tıpkı yayılan çekirgeler gibidirler." (Kamer 54/6)

İşte böyle dehşetli bir günün davetçisi çağrıcısı olarak Cenab-ı Hakk'tan emir bekleyen bu şanı yüce melek Allah Rasulüyle olan irtibatı ve dostluğu adına elbette onun ümmetiyle de alakadar ve ilgili bulunmaktadır. Kimbilir Ümmet-i Muhammed'in gaflet içinde bulunuşu kıyamet sûrunu üfleyecek bu meleği ne kadar üzmekte ve mahzun etmektedir. Belki o da halimizin ıslahı için dua eden meleklerden biridir...

D- ...ve Hz. Azrail (a.s.)

İnsan hayata attığı ilk adımını -ki orası ana rahmidir- bir melek eşliğinde attığı gibi bu hayattan ayrılık adına ahiret alemine doğru attığı ilk adımını da yine bir melek eşliğinde atar. İnsana bu son anında eşlik etme de melâikeye ait vazifelerden biridir. Bu vazifeyi de en zirve noktada Hz. Azrail (a.s.) temsil etmektedir.

Bu sebepledir ki ona: "melekü'l-mevt" ölüm meleği adı verilir. Burada çokça sorulan bir soruya cevap vermek gerekiyor. Soruda şöyle deniliyor:

Azrail (a.s.) bir tane olduğu halde bir anda vefat eden bir sürü insanın ruhunu nasıl kabzediyor?

Önce bu soruda beşerî ölçü ve kıstasların bizleri yanılttığını görüyoruz. Meleğin insana benzetilmesi bir yanlışlık olduğu gibi "Nomen"i "Fenomen"de görmek ruhun fonksiyonunu cesedde aramak da birer yanlışlıktır. Buna binaen sualin ortaya çıkmasına sebebiyet veren anlayış inhiraflarını ve terminolojik hataları izah etmeden soruyu cevaplandırmak muvafık olmayacağından evvela inhiraf noktalarının aydınlatılmasına ihtiyaç var.

Melek tabi bulunduğu alem itibariyle hilkat ve mahiyeti mükellefiyet ve vazifeleriyle tamamen farklı bir varlıktır. Onu kendi alemine bakmadan mahiyet ve vazifesini düşünmeden tahlil etmek hakkında hükümler vermek elbetteki hatalı olacaktır. Bu itibarla evvela onun bu yönleriyle tanınmasında zaruret var. Ayrıca soruya müstakil bir cevap teşkil etmesi açısından daha önce temas ettiğimiz bazı hususların tekrarı da gerekmektedir.

Melek kuvvet demek olan "Melk"den veya elçilik manasına gelen "Mel'ek"den alınmıştır. Birincisi itibariyle çok kuvvetli belki ayn-ı kuvvet manasına; ikincisi itibariyle de emr-i İlahinin âhize ve nâkilesi (alıcı-verici) olarak elçilik manâsına gelir.

Bu üstün vasıflar Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı umum meleklerde bulunur. Bilhassa vahyi getirmekle vazifelendirilenlerde bulunması zarurîdir. Bu üstün varlıklar hayata-memata nezâret edenlerden alın da arş-ı İlahi hamelesi ve Hakk divanının gözü hayret dolu vazifelilerine kadar geniş bir sahada Allah'ın icraatına nezâret ve temaşa ile mükelleftirler.

Makro alemden mikro aleme kadar bütün değişme ve tahavvüller bütün terekküb (sentez) ve çözülmeler hep bu kuvvet ve elçilik temsilcisi meleklerin nezâretinde olduğu gibi Allah'ın "kelam" sıfatından beşere gelen teşriî emirler de yine bu emin ve güçlü varlıklar tarafından temsil edilmektedir. Âlemşümul (evrensel) câzibe ve dâfia (çekme ve itme) kanunlarından elektronların çekirdek etrafındaki muntazam hareketlerine kadar bu ağır ve ince işlere nezâret ne müthiş bir kuvvet istemekde ve ne emin elçiliğe vâbestedir!..

Melekler o kadar eşya ve hadiselerin içindedirler ki onlarsız ne bir yağmur damlası ne de bir gök gürültüsü düşünmek mümkün değildir. İşte şeriat-ı fıtriyede (kâinatta cereyan eden kanunlar) bu şuurlu kuvvetler herşeyi elinde tutan Hakk'ın sonsuz kuvvetinin -kabiliyet ve istidatlarına göre- onlardaki tecellisinden ibaret olduğu gibi bu büyük ve muhteşem tecellinin nokta-i mihrakiyesi olan en değerli varlık insanoğlunun hareket ve davranışlarını düzenlemek üzere İlahi alemden esip esip gelen vahiy ve ilham meltemleri de yine vahiy ve ilham sahibinin onlardaki tecellisinden başka birşey değildir.

Bu itibarla yaratanla yaratık arasında vasıta olan ve yaratıcının muhteşem kudretine dayanarak atomlardan nebülozlara kadar geniş bir sahada melekûtî güç ve kuvvetin nezâret ve tasarrufunun vazifelileri olan melekleri beşere benzetmek ve beşer için zaruri olan bir kısım kayıtları onlar için de varid görmek bir düşünce inhirafı ve bir cehalet ifadesidir.

Evet eğer melek de insanlar gibi sırtında maddi bir cesed taşıyıp da çözülme ve dağılmaya maruz kalsa ve her canlı gibi zaman tarafından aşındırılsaydı onun hakkında vereceğimiz hükümlerde insanı bir ölçü bir mikyas kabul etmek mümkün olurdu. Halbuki bütün bu farklılıklar var; hem de iki sınıfın birbirine kıyas edilmesini imkansız kılacak kadar var!..

Melekler yaratılış itibariyle de insandan farklıdırlar. Bu farklılık onların çok geniş bir sahadaki mükellefiyetleriyle alakalı bulunmaktadır. Yaradılışlarındaki bu duruluk ve nurluluk onları daha nüfuzlu ve daha seyyal kılmaktadır. Bir anda pek çok ruha aksetme pek çok göz tarafından görülme ve birken çokluk cilvesiyle tezahür etme gibi hususiyetlere malik bulunan melâike Hz. Aişe'nin (r.anha) naklettiği bir hadise göre nurdan yaratılmışlardır. Bu itibarla da nurun hususiyetlerine mazhardırlar.

Kaldı ki mahiyetleri latif olan melekler güneş gibi maddi ve kesif şeylerden de çok farklıdırlar. Onların değişik şekil ve suret almaları kabil olduğu gibi bir anda değişik şekillerde görülmeleri de kabildir. Öteden beri dindarlar arasında şimdi ise yaygınlaşmış şekliyle sosyete mahfillerinde bu temessül keyfiyeti o kadar bilinen bir mevzu haline gelmiştir ki erbabınca tecrübeye dayalı neticeler kadar kat'idir. Her gün gazete ve mecmua haberlerinde herhangi bir insan dublesi ve bir perispirinin cismin bulunduğu yerden çok uzaklarda bulunması ve bulunduğu yerlerde iktidar ve tasarruf izhar etmesinden bahsedilmektedir ki meselenin aslı ne olursa olsun ruh gibi latif varlıkların cisme nispetle daha seyyal daha aktif ve daha muktedir olduğunu göstermektedir.

Bu madde ötesi seyyaliyet ve cevvaliyet cismin rağmına ikinci varlığın daha aktif olduğunu gösterdiği gibi ruha nispeten daha cevval olan melâikenin tabiat kanunlarının üstündeki fonksiyonuna da işaret etmektedir.

Melâike ve ruhların temessülleri öteden beri bilinen şeylerdir. Başta Nebiler olarak pek çok gönül erbabı bu mevzudaki müşahedelerini anlatmış ve avamdan pekçok kimseyi de buna şahid göstermişlerdir.

Cebrail'in (a.s.) değişik suretlerde görünmesi ve hangi hadise münasebetiyle gelmişse o hadiseye göre şekil alması; mesela vahiy esnasında elçilik vazifesine uygun bir şekilde (Buhari Bedü'l-Halk 7; Müslim İman 287); muharebe sırasında da bir muharib suretinde zuhur etmesi (Buhari Cihad 18; Müslim Cihad 66) gibi durumlar hep temessüle misal olabilecek şeylerdir. Meleğin temessülü hem çok hem de umum melekler için vakidir. Cibril (a.s.) Hazreti Dıhye (r.a.) suretinde göründüğü (Buhari İman 37 34; Müslim İman 578; Ebu Davut Sünne 16) gibi ismini bilemediğimiz bir başka melek de "Uhud" harbinin en hareketli anında Mus'ab b. Umeyr şekline girerek Rasulullah'ın (s.a.s) önünde akşama kadar harbeder.(İbni Sa'd Tabakat 3/121) Keza pek çok melekler Zübeyr b. Avvam sûretinde (Heysemi Mecmau'z-Zevaid 6/83) Bedir harbine iştirak ederek mü'minlerin kuvve-i maneviyelerini takviyeye medar olurlar. Hakk dostlarının buna benzer şekilde gayb aleminin erleriyle temasları sayılamayacak kadar çoktur. Hele rüyalar vasıtasıyla umum halka tezahürü meselemize inkara meydan bırakmayacak şekilde kuvvet kazandırmaktadır. Hemen hemen herkes bildiği ve tanıdığı ve kendisiyle yakından alakadar görünen bir ruhun rüyalar vasıtasıyla kendisine yol gösterdiğine ışık tuttuğuna şahid olmuştur. Ne var ki bir kısım kimseler rüyaların ancak bir kısmı için xxxxx mevzuu olan "şuuraltı" meselesini ta'mim ederek bu işin de anlaşılmaz hale getirilmesine çalışmaktadırlar veyl olsun cehalete!

Bu meselenin tamamını melâike temessül ve ruhlarla alakalı hususların tafsilen anlatıldığı bölüm ve yerlere havale ederek netice olarak diyebiliriz ki her varlık aynalarda misaliyle göründüğü gibi melek de kendisine ayna olabilecek her yerde görünebilir hem de maddi ve kesif cisimler gibi sadece şekil olarak değil ayniyle ve bütün fonksiyonlarıyla görülebilir...

a- Hz. Azrail Bütün Ruhları Nasıl Kabzediyor?

Hz. Azrail'in bir ferd olmasının bütün ruhları kabzetmesine mâni bir yanı yoktur. Bulunduğu yerden bir şua gibi aksederek istediği yere elini uzatabilir ve istenilen tasarrufta bulunabilir. (Meseleye daha önce aktardığımız bilgilerle yaklaşalım) Ona ne mesafelerin uzaklığı ne de münasebet kurduğu şahısların çokluğu mani olamaz. Güneşin bir tek şey olmasına rağmen kendisine bağrını açan ayinelerin kabiliyetlerine göre her yerde görülüp hissedildiği ve tesirine şahid olunduğu gibi tamamen nur ve nûrânî olan melekler evleviyetle her yerde görünebilir ve icraatta bulunabilirler.. hayat üfleyebilir ve ruhları kabzedebilirler.

Kaldı ki can alan ve ruhları kabzeden haddizatında Allah'dır (c.c.). Azrail'e (a.s.) gelince Hakk'ın her işinde bir kısım nezâretçi ve alkışçıları olduğu gibi ruhların kabzedilmesi işinde de o bir nezâretçi ve alkışçıdır. Her yerde hazır ve nazır olan Yaratıcı akla hayale gelmez ve hesap altına girmez pekçok işi birden yaptığı gibi milyarlarca varlığı aynı anda hem var hem de yok edebilir. İşte bu baş döndürücü kudret ve bütün eşyayı her an görüp bilen sonsuz ilimdir ki bazıları akıldan uzak görseler bile kâinatın zerreleri adedince işleri bir arada şaşırmadan görebilir ve her yerde ölenlerin ruhlarını da kabzedebilir.

Ayrıca ruhları kabzetme işini ister Yüce Yaratıcı isterse Azrail (a.s.) yapsın; her ruhu kabzedilecek zat vadesi dolunca ona teveccüh eder ve ruhu kabzedilir. Bir fikir verebilmek için şöyle bir misal arzedebiliriz. Mesela: Aynı frekansda çalışan binlerce radyo gibi alıcılar düşünelim; bunların çalıştığı frekansda gönderme yapan bir "göndermeç" düğmesine dokunulduğu an hepsine bir sinyal ve olursa mors alfabesinden bazı harfler duyulmağa başlar. Aynen onun gibi acz fakr ve ihtiyaç çehreleriyle güçlü ve müstağni bir kapıya yüzleri dönük bulunan mahlukatvade ve müddet bitimi düğmesiyle hayat üfleyen ve hayat kabzeden Zat'a karşı ne zaman açılırsa ya oldurucu veya öldürücü sinyalleri ruhunda duymaya başlar. Âciz beşer bir telsiz şarteli veya bir bilgisayar tuşlarıyla kilometrelerce ötedeki cihazlarla oynayabilirse neden bizim kayıtlı bulunduğumuz kusur ve noksanlıklardan uzak olan Zat bir anda canlı makinalardan ibaret olan insan ruhuyla münasebet kurmasın istediği zaman onun ruhunu alıp ve istediği zaman da devam ettiremesin?

Ruhların kabzedilmesi hususunda farklı mütalalar vardır:

1- Daha önce söylediğimiz gibi her canlıya hayatı veren Allah'tır (c.c). Hayatı alan da yine O'dur. Buna göre Azrail (a.s.)'ın vazifesi sadece bu muhteşem icraata nezâret ve bu icraatı alkışlamaktır.

2- Allah'ın emri ve izniyle her ruhu Azrail (a.s)'in kabzetmesidir ki bir ferdin tek başına bu kadar şeyi yapmasının mümkün olacağına dair bir kısım misaller vererek meseleyi daha önce aydınlatmaya çalışmıştık..

3- Kâinat çapında cereyan eden bütün işlere bir temsilci başkanlığı altında pek çok melek nezâret ettiği gibi ruhların kabzedilmesi vazifesinde de Hz. Azrail (a.s)'a yardımcı olacak birçok melâike vardır ve bunlar sınıf sınıftırlar. Bir kısmı incitmeden telaşlandırmadan usulcacık kabzediciler; bir diğer sınıf ise aldıkları ruhu bulutlar gibi semalarda yüzerek Yüceler Yücesine ulaştırıcıdırlar ki Kur'an bu sınıfların hepsine işaret eder.

"O yerinden koparan ve derinden daldırıp çekenlere ve usulcacık çekip alanlara ve yüzüp yüzüp gidenlere kasem olsun." (Nâziat 79/1-3)

Bu itibarla ruhu kabzedilecek her ferde ayrı ayrı gönderilecek pek çok melek vardır ve bunların hepsi Hz. Azrail'in (a.s) kumandası altındadır. O Allah'ın (c.c) emriyle iyi ve kötü ruhlara göre değişik melekler gönderir ve ruhları kabzettirir.

Netice olarak diyebiliriz ki tereddüte düşüp de "Azrail bir tek olduğu halde bunca ruhu nasıl kabzediyor?" sorusuna sebebiyet veren evvela bir anlayış inhirafıdır. Oysa ki yukarıdaki misallerden de anlaşıldığı üzere melek ne yaradılışı itibariyle ne de mahiyetiyle asla insana benzememekte; insana benzemediği gibi icraat itibariyle de tamamen ondan farklı bir durum arzetmektedir. O tıpkı insan ruhu gibi temessül eder bir anda pek çok yerde bulunabilir ve pek çok şeyle münasebet kurabilir. Günümüzde bir hayli yaygınlaşmış bulunan medyumluk ruh çağırma ve görünmeyen varlıklarla münasebet kurma hatta ispirtizma ve manyetizma gibi şeyler fizik kanunlarını aşan ve onların ötesinde akıl almaz işler gören pek çok şuurlu ve müşahhas kanunların mevcudiyeti mevzuunda kanaat-ı katiyye verecek mahiyettedir. Binaenaleyh bu kabil varlıkların benzerleri olan melâike bunların kat kat üstünde vazife görebilir ve tasarrufta bulunabilir. Hele hele ruhların kabzedilmesi gibi bir vazifede her canlı hayat müddetinin bitimiyle bu vazifelilerle aynı frekansa girerse... Bir de mükelleflerin bir tane değil de sayılmayacak kadar çok olduğunu ve her vefat edecek zata gidebilecek bir meleğin mevcudiyetini düşünürsek tereddüte sebebiyet verecek bir hususun kalmadığını görürüz. Yine de herşeyin doğrusunu ancak Cenab-ı Hakk bilir...

b- Ruhları Kabzeden Meleklerin Farklı Görüntüleri

İster ruhları bizzat Hz. Azrail kabzetmiş olsun isterse bu işi o avane ve yardımcılarına yaptırıyor bulunsun netice değişmez ve her insan amelinin durumuna göre temessül eden bir melekle karşı karşıya kalır ve son nefesini bu halet içinde verir.

Eğer vefat eden mü'min ve salih amel sahibi bir insan ise onun ruhunu almaya gelen melek "Hemen çekip alanlara" (Nâziat 79/2) ayetinde işaret edildiği gibi neşe ve sürur dolu olarak gelir; huzur dolu bir atmosfer içinde o ruhu kabzeder. Ruhu kabzedilen insan o halette iken bazen çok cüz'î bir acı hissetse bile ekseriyetle acı duymuş sayılmaz.. o mele-i âlânın müşahedesiyle kendinden geçer ve meleklerin teşyi ve karşılamalarıyla yüceler yücesi aleme doğru kanat çırpan ruhunu seyreder. (Allah'ım bize de böyle bir netice nasib eyle!)

Kafirler ise kendi amelleri cinsinden korkunç yapılı meleklerle karşılaşırlar. Son anda açılan gözleriyle gidecekleri yeri müşahede ederler ki bu manzara onların içini korkuyla endişeyle doldurur. "Andolsun söküp çıkaranlara" (Nâziat 79/1) mealindeki ayette de buna işaret vardır.

Onların ruhu su dolu büyük bir kovanın derin bir kuyudan çıkarılması gibi ağır ağır ve yine onların ruhu diken üzerine atılmış ipekli bir kumaşın sökülüp alınması gibi parçalana parçalana kabzedilecektir. Onlar binbir çeşit ızdırabı ruhlarında yaşayacak ve kapkaranlık bir ruhla bu dünyadan göçüp gideceklerdir. (Allah'ım bizi bu kötü akıbetten muhafaza eyle!)

Kafirlerin bu son durumlarını Kur'an şöyle dile getirir: "Görseydin o inkar edenleri; melekler onların canlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar. 'Haydi kavurucu azabı tadın'(diyorlardı)" (Enfal 8/50)

Bunun bir manası da şudur; o anda kafirlerin maruz kaldığı azabı tasavvur dahi edemezsin öyle şedid ve öyle ızdırap vericidir ki..!

Halbuki mü'minin ruhu kabzedilirken nasıl neşe ve sürur havası eserse daha sonra meleklerin elinde solması istenmeyen bir demet gül gibi elden ele dolaşarak mele-i âlâya yükselirken de aynı sürur ve neşe hissedilir. Ve uğradığı her yerde bu ruh ilgi alaka ve iltifat görür. Zaten o ölüm anında da gözünün alabildiği ölçüde kalabalık bir melek topluluğu tarafından karşılanmıştır. Onun semaya doğru ilk kanat çırpışları nasıl başlamışsa kabirden haşre haşirden sırata oradan da Cennete uzanan yolculuğu yine aynı şekilde devam edecektir. Zira insan nasıl yaşarsa öyle ölür ve nasıl da ölürse öyle haşrolur.

c- Kabirde Sual Melekleri ve Mü'minin durumu

Kabirde mü'min sual meleklerine cevabını tam verir. Onların "Rabbin kim? Peygamberin kim? Dinin hangi din?" gibi sorularına mü'minin cevap vermesi çok kolay olur. (Buhari Cenaiz 87; Müslim Cennet 73) Zira "Allah inananları dünya hayatında da ahirette de sağlam sözle tesbit eder" (İbrahim 14/27) ayetinin de işaret ettiği gibi o dünyada iken bir "Kavl-i sâbit-değişmeyen söz" olan tevhidi tekrar etmiş-durmuş ve bu ifadeler onun gönlüne ve şuuraltına iyice yerleşmiştir. Orada aklı başına gelir gelmez de aynı şeyleri söyleyecektir. Çünkü o dünyada iken kelime-i tevhidle bu derecede bütünleşmiştir.

Ben nice inanan insan gördüm ki ölüm anında baygın ve kendinden geçmiş olduğu halde dili durmadan kelime-i tevhid çekiyor veya en kudsi söz olan "Allah" kelimesini yüzlerce binlerce defa tekrar edip duruyor... Hele birisi var ki sirozdan yatıyordu. Ağzında dili o kadar büyümüştü ki zor dönüyordu. Ne var ki o hiç durmadan "Allah Allah" diyordu. Zira bu kelime onun ruhuna canına ve bütün varlığına sinmişti. Hayatını "Allah Allah" söyleyerek geçirdiği için de öyle ölüyordu.

İmam Kurtubî diyor ki: "Ben birçok insan gördüm. Bunlardan kimisi ölüm anında "Sepeti getir otu götür samanı ver atı bağla" diyordu.. kimisi de cihad aşkı ve iştiyakıyla tutuştuğundan "Atımı getirin kılıcımı bana verin beni atıma bindirin cihada gitmek Allah'ın yüce ve yüksek adını yüceltmek istiyorum" diyordu. Herkesin ömrü amelinin cinsine göre mühürlenip noktalanıyor ve herkes de bu son anında ameline yakışır bir meleğin temessülüyle karşılaşıyordu...

İşte her insana ayrı bir keyfiyette görünme ve insanların ruhlarını bu görüntü ve keyfiyet içinde kabzetme de yine meleklerin vazifelerinden bir vazife onların yüklendiği misyonlardan bir misyondur. Anlattığımız bu son husus da insan-melek münasebetine ait ayrı bir buud.
________________

Bir €L!F MikTarı SuS GönLüm.
NeFeS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 28-03-10, 10:03   #3
NeFeS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Feb 2009
Mesajlar: 3.773
Konular: 1044
Aldığı Teşekkür : 1
NF Puanı : 14065
NF Seviyesi : NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute

E- Hamele-i Arş

Yukardaki hadiste (bk. Cibril bahsi) Cibril'e muhatab olduğu bildirilen melekler "Hamele-i Arş"tır. Zira mukarreb dört melekten sonra Allah'a en çok yakın olan onlardır.

Arşın taşıyıcıları manasına gelen "Hamele-i Arş"ın sayıları hakkında Kur'an'da şu bilgi vardır.

"Melekler de onun kenarındadır. O gün Rabbinin tahtını üstlerinde sekiz melek taşır." (Hâkka 69/17)

Belki bu sekiz melek sekiz sınıfı temsil etmektedir. Ancak hem temsil keyfiyeti hem de meleklerin bizzat kendi şekilleri bizce meçhuldür. Efendimiz de bu mevzuda bize fazla malumat vermez. Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadiste şöyle denilir:

"Size Hamele-i Arş'tan bir meleği anlatmam üzere bana izin verildi. Onun kulak memesiyle boynu arasında yediyüz senelik mesafe vardır." (Ebu Davut Sünne 18)

Bu hadisten şu hususları öğreniyoruz:

Birincisi: Efendimiz her bildiğini ve her müşahede ettiğini bizlere aktarmış değildir. Zira öyle meseleler vardır ki bizim dinî veya içtimaî hayatımızla hiçbir alaka ve irtibatı yoktur. Böyle meseleleri Efendimiz bizlere aktarmamış olabilir.

İkincisi: Efendimiz'in her söylediği ve anlattığı Cenab-ı Hakk'ın izin ve müsaadesine bağlıdır. Yani anlatılanlar vahiy bağlantılıdır. Müsaade edilmeyen hususlarda O'nun bize birşeyler söylemiş olması sözkonusu değildir.

Üçüncüsü: O'nun kendi şahsına bakan bir irfanı vardır ki O bu yönüyle Makam-ı Mahmud'a yükselmiştir. Bilinebilecek herşey müşahade edilebilecek her manzara O'nun irfanında erimiş ve O bu irfan peykiyle semalara yürümüş ve marifet gemisiyle makamların en ulvisi olan Makam-ı Mahmud sahiline demir atmıştır. Yani bir çok malumat ve müşahede -ki miraçta bunun sayısız örnekleri vardır- O'nunla beraber erimiş ve onunla bütünleşerek ahirete intikal etmiştir. Allah Rasulü bu sırlarını başka hiç kimseye faşetmemiştir. Zira bir başka idrâkin onları hazmetmesi imkan haricidir.

Dördüncüsü: Madem ki bu melekler bu şuurlu İlâhî kanunlar bütün kâinatı kuşatmıştır öyle ise bizim kalb ve gönül hayatımız da aynı kuşatma altındadır. Durum böyle olunca bizim kalb itminanımız onlarla münasebet kurmaya onların meydana getirdiği manevi atmosferlerle rezonans olmaya bağlıdır. Bu münasebet ve rezonans te'min ve te'sis edildiği nisbette de Allah'tan bize nurlu ve bereketli haberler gelecektir. Bizim onlardan kopukluğumuz ise aksi neticeleri doğuracak kalb ve gönlümüz zulmanî haberlerin işgaline uğrayacaktır. Onun içindir ki meleklerle bütünleşmek çok mühimdir. Onlarla bütünleşmek için de onları sevmek sevmek için de onları bilmek şarttır.

O melekler ki -tabir caizse- bir elleri arşta diğer elleri ise bizim kalb ve latifelerimize kadar uzanmış durumdadır. Zaman ve mekan kaydından münezzeh ve melekût âleminin bu sâfî varlıkları durmadan bizim his dünyamızı hallaç edip yoğurmaktadır. Onlar her an her yerde Cenab-ı Hakk'ın izin ve emriyle bulunabilirler. İşte bu vasıflara sahip meleklerle münasebet kurma insanı ulvi alemlere uçuyor gibi bir mazhariyete erdirir. Bast hali dediğimiz hal bunun bir tezahürüdür. Yani insanın ruh dünyasındaki inkişafı meleklere ait âlemden gelen meltemlerin tesiriyledir. Bütün karamsarlık ve kötümserlikler ise kabz halinin bir tezahürüdür ki Cenab-ı Hakk'ın "Kâbız" isminin tecellisiyle meydana gelmektedir. Yani karanlık alemlerle münasebet kurma oranında bu isim bu tür tezahüre sebebiyet verecek şekilde tecelli etmektedir.

Arş hakkındaki malumatımız ayet ve hadislerde anlatılanlarla sınırlı olduğu gibi Hamele-i Arş hakkındaki malumatımız da yine ayet ve hadislerde anlatılanlarla sınırlıdır.

Refik-i âla Nediyy-i âla ve Mele-i âla ile ilgili malumatımız da yine bu çerçeve içindedir.

F- Mele-i Âla Ve Muheyyemún Melekleri

Öyle anlaşılıyor ki âyet ve hadislerin bize Mele-i âla hakkında söyledikleri malumat kapasitemizin dışında bulunmaktadır. Biz bunların keyfiyetlerini değil sadece varlıklarını biliyor ve buna iman ediyoruz.

Mesela; "Mele-i âla (yüce topluluk) tartışırken aralarında neler geçtiği hakkında bir bilgim yoktu" (Sâd 38/69) âyetinde görüldüğü gibiEfendimiz'den Mele-i âla'nın kendi aralarındaki tartışmadan haberi olmadığını söylemesi isteniyor. Halbuki cihanın düzeni orada kararlaştırılıyor kalemler orada oynuyor. Ama bütün bunlar nasıl oluyor biz bunları bilemiyoruz.

Ve yine mesela Müheyyemûn melekleri var. Sessiz tamamen lâhut ve vücûb âleminde müstağrak bu melekler kendilerinden geçmiş bir vaziyette kendilerinden bile haberleri olmayacak şekilde sadece Cenab-ı Hakk'ı düşünürler. Aşk derdiyle dertlidirler. Yeryüzündeki bütün aşk ve şevkleri Vedûd isminin bir cilvesi olarak bu melekler temsil ederler. Bildikleri tek şey Allah'tır. Veli seyr-i sülûkunda o âleme ulaştığı zaman o âlemin atmosferinin tesiriyle vahdet-i vücud sırrını vicdanında hisseder. "Sadece Allah var başka şey yok" der.

Mevlâna Mesnevi'sinde insanın kendini de unuttuğunu ifade eden çok beyit vardır. Bu demde herşey birbirine karışır "Ben" ve "O" farkı ortadan kalkar.

Azeri lehçesiyle söylenen şu mısralar bu hâlin ifadesidir:

Öyle bilmezdim ben kendimi

O ben miyim ya ben o mi

Aşıkların budur demi

Yandıkça yandım bir su ver.

Orada sağ-sola karışır el-ayak birbirine girer uzuvlar vazife değiştirir. Çünkü insan orada aslını idrâk eder aslına ulaşır. Bu bir makamdır ve bu makamı Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda Müheyyemûn melekleri temsil etmektedir.

Cenâb-ı Hakk'ın arşının etrafında emre âmade O'nun cemâlini seyr aşkı ve iştiyakıyla yanıp tutuşan ve belki yaratıldıkları andan itibaren kendilerini dahi bilmeyen bütün bilgilerini marifet-i İlâhî'ye teksif eden bu mükerrem melekler hakkında da bizler hadislerin anlattıklarından öte bir malumata sahip değiliz. Sadece bu meleklerin bilginin son ufkuna ulaşmış olduklarını biliyoruz. Onlar ancak Allah'ı bilmekte ve O'nu tanımaktalar. Böylece de bizlere en önemli dersi vermektedirler. Keşke onlardan bu dersi istenen ölçüde alıp biz de sadece bilgimizi marifet-i İlâhî'ye hasredip O'nu bilmenin dışındaki bütün malumatın faydasız olduğu şuuruna uyanabilseydik.

Evet kâinatı bilmekten gaye O'nu yaratanı bilmektir. Eğer malumatımız bizi bu neticeye götürüyorsa bir mânâsı vardır. Yoksa bizi O'ndan uzaklaştıran her malumat hakkımızda zarardır.

G- Hâzin Veya Rıdvan

Allah'a yakın mukarreb meleklerden biri de "Hâzin"dir. Hâzin Cennet'i denetleyen gözeten meleğin adıdır. Efendimiz bir hadislerinde "Hâzin"den bahsetmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Cennet'in kapısına gelir ve açılmasını isterim. Hâzin sorar: "Sen kimsin?" Cevap veririm: "Ben Muhammed (s.a.s)'im. Hâzin sözüne şöyle devam eder: "Ben bu kapıyı senden evvel hiç kimseye açmamaya emrolundum".(Müslim İman 333; Müsned 3/136)

"Hâzin"in cemisi (çoğulu) "Hazene"dir. Kur'an bu ifadeyi kullanarak Cennet bekçilerinden bahseder.

"Rablerinin azabından korunanlar da bölük bölük Cennete sevk edilirler. Kapıları daha önce açılmış bulunan Cennete vardıklarında onun hazeneleri (bekçi) onlara; "Selam size (ne) hoşsunuz ebedî kalmak üzere buraya girin" dediler." (Zümer 39/73)

İttika edenler takva dairesine giren mü'minler zümre zümre grup grup Cennete sevkolunurlar. Cennete geldiklerinde kapıları ardına kadar açık bulurlar. Her grup dünyada kazandığı kurbiyete göre kendilerine ait kapıdan da ve rıdvan yurdu olan Cennete Cenâb-ı Hakk'ın cemalini seyretmek üzere girerler. Cennet nedir? Orada Cenab-ı Hakk'ın cemal ve kemali nasıl seyredilir? Bütün bunlar bizim ölçü ve kıstaslarımızla ölçülüp tartılamayacak şeylerdir.

Cennete girerken mü'minler meleklerden selam alacaklar. Melekler "ne güzel yaşadınız ne güzel şeyler yaptınız yaptınız da Rabbinizi hoşnud ettiniz" (Zümer 39/73) diyecekler.

"Tıbtüm" kelimesi aynı zamanda insana "kelime-i tayyibe"yi hatırlatır. Kur'an "Kelime-i tayyibe"yi "şecere-i tayyibe"ye yani güzel bir ağaca benzetir. Kökü sabit dalları ise semâdadır. Bu ağaç her mevsim meyve verir. Mü'minin ameli de böyle nûrânî ağaç gibidir. Mü'min böylece kısacık dünya hayatına amellerindeki bereket ve yümünle ebediyet mührü vurmuştur. Çünkü onun niyeti ebedî kulluktur. Şimdi de o bu niyetinin mükâfatını ebedî Cennet kazanmakla elde etmiş olacaktır.

İnsan ki fânidir. İnsan ki cismaniyet yönüyle herhangi bir varlıktan farksızdır. Halbuki o böyle geçici bir hayatı ebedî yapmasını bilmiştir. Yani o Hâlık'ın vücudunun gölgesinden ibaret olan ebediyet mefhumunu öğrenmiştir. İşte bu büyük manayı idrakın mükâfatı olarak Cennet kapısında karşılanmakta ve Cennet bekçileri ona ve onun gibi olanlara; "Selâm size siz ne güzel şeyler yaptınız ebedî olarak şimdi girin Cennete" demektedirler. O Cennet ki orası bütünüyle güzellerin ve güzelliklerin yurdudur. O Cennet ki bütün güzeller ve güzellikler cemâlinin birer cilvesi olan Ezelî ve Ebedî Güzel orada müşahede edilecektir.

Bazı hadislerde cennet muhafızlarının başında bulunan meleğe "Hâzin" bazı hadislerde de "Rıdvan" denilmektedir.

Rıdvan Cenâb-ı Hakk'ın insanlara verdiği nimetlerin ufuk noktasıdır.

Kur'an-ı Kerim'de bu hakikata şöyle işaret edilir: "Mü'min erkek ve kadınlara altlarından ırmaklar akan içinde ebedî kalacakları Cennetler ve Adn Cennetlerinde güzel meskenler va'dedilmiştir. Allah'ın razı olması ise hepsinden büyüktür. İşte büyük başarı budur." (Tevbe 9/72)

Cehennemden kurtulur Cennete girer Cenâb-ı Hakk'ın cemâlini seyreder peygamberlerin gül yüzlerini görüp kendinizden geçer ve hilkatin gayesini fıtratın neticesini bütün çıplaklığı ile idrâk edersiniz. Ama bütün bunların sonunda her an sizin için Gadab-ı İlâhî sözkonusu iseCennetle birlikte kavuştuğunuz her nimet acı bir azap hissi de uyarabilir. Dolayısıyla da siz böyle bir atmosfer ve iklimin içinde Cennetten dahi istenen ölçüde zevk alamaz ve yine istenen ölçüde sevinemezsiniz. Zira her an nimetlerin nikmete (azab) dönüşmesi mümkündür. Bu imkan ve ihtimal ise başka değil ancak ızdırap ve acı yüklüdür. Acı ve ızdırabın zerresi dahi bulunan yere Cennet denemez. Öyle ise kendi manasıyla Cennet Cenâb-ı Hakk'ın gadab ihtimalinin dahi kalkmasıyla gerçekleşecektir.

Zaten İlahî gadabın devam ettiği bir yere Cennet demek de mümkün değildir. Zira gadab-ı İlahî dünyada bela ve musibet olarak tecelli ettiği gibi ahirette de Cehennem olarak tecelli edecektir. Onun içindir ki bir hadis-i şerifte Cenab-ı Hakk'ın Cennet ehline:

"Bundan böyle ebediyyen gadablanmayacağım" (Buhari Rikak 51; Tevhid 38; Müslim Cennet 9; Tirmizi Cennet 18) diyeceği rivayet edilir ki bu nokta çok mühimdir. Yani Cennet ehli için İlâhî gadab sözkonusu değildir. Nasıl olur ki Cenab-ı Hakk'ın rıza ve hoşnutluğu kuşatmıştır Cenneti. Ve Rabbin rızasını elde etmiştir Cennet ehli. Rıza ki bütün nimetlerin en büyüğü en değerlisi en kıymetlisi.. ve Cennet nimetlerinin de sonu nihayeti neticesidir..

Cennete girecek insanlara yapılan hitapta da "rıza" manasına özellikle işaret edilmiştir. Mutmainne olmuş nefse "Dön Rabbine O senden sen de O'ndan razı olarak" (Fecr 89/27-28) denilmektedir. Bundan da anlaşılıyor ki Cennet bütünüyle bir "rıza" otağıdır. Cenâb-ı Hakk rızasıyla oraya tecelli etmekte oraya girecekler de Rablerinden razı olarak oraya girmekte ve Cennete "Rıza" manasına "Rıdvan" bekçilik etmekte.. ve adetâ Cennet gergefinde hep "rıza" mekiği işlenmekte.. Dünyada iken Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmış olanlar Cennette Cennet bekçileri ve onlara nezâret eden "Rıdvan" tarafından karşılanırlar. Bu karşılama kişinin ameliyle orantılı olarak ayrı bir ihtişam kazanır. Şehid ise melekler tarafından çepeçevre kuşatılır. Kur'an Uhud'da şehid düşenler ve bilhassa Mus'ab b. Umeyr hakkında nazil olan ayette şöyle buyurur:

"Melekler de her kapıdan (onların) yanlarına varırlar." (Ra'd 13/23)

Yani aziz şehid güller demetler arasında Cennete götürülüyor. Cennete ait bütün menfezlerden melekler başlarını uzatarak ona "Hoş geldin" manasına "Selamün aleyküm bima sabertüm" diyorlar. Bazı melekler ise ona yaklaşma payesini elde ediyor. Yanına kadar varıp ona tebrikte bulunuyorlar. Selam verip ona ait makamla gözleri kamaşmış gibi "Ne güzel yurt ne güzel yuva" (Ra'd 13/24) sözleriyle durmadan hayret solukluyorlar.

H- Mâlik

İnsanlarla alakası olan mukarreb meleklerden bir diğeri de "Mâlik"tir. Mâlik Cehenneme nezâret eden melektir.

Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste Efendimiz: "Namaz kılmış oturuyordum. Birden bir ses duydum. Bana: "Mâlik (Cehenneme nezâret eden melek) durmuş senden bir selam bekliyor!" diyordu. Ben dönüp selam vereyim dedim. Fakat o beni bastırdı ve benden önce selam verdi." (Müslim İman 278) buyurarak bize "Mâlik"le münasebeti hakkında malumat vermektedir.

Mâlik Cehenneme nezâret eden bütün meleklerin başıdır. Nasıl Cennete nezâret edenlerin başında "Rıdvan" bulunmakta öyle de Cehenneme nezâret eden meleklerin başında da "Mâlik" bulunmaktadır. Kur'an-ı Kerim Cehennemde vazifeli bu melekleri de şöyle tanıtmaktadır:

"İnkar edenler bölük bölük Cehenneme sürüldüler. Oraya geldikleri zaman Cehennemin kapıları açıldı Cehennemin bekçileri onlara şöyle dedi: "Kendi aranızdan Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve sizi bu günümüzde karşılaşacağınız şeyler hakkında uyaran elçiler gelmedi mi? Evetgeldi dediler. Ama kafirlere azap sözü hak olmuştu. O halde içinde ebedî kalmak üzere Cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin yeri ne kötüymüş denildi." (Zümer 39/71-72)

Yine bu çizgide başka bir surede cehennem ehli ile melekler arasındaki konuşma şöyledir: "Ateşte bulunanlar cehennem bekçilerine: Rabbinize dua edin bizden bir gün olsun azabı hafifletsin! diyecekler. (Bekçiler Size peygamberleriniz açık açık deliller getirmediler mi? derler. Onlar da: Getirdiler cevabını verirler. (Bekçiler ise): O halde kendiniz yalvarın derler. Halbuki kafirlerin yalvarması boşunadır." (Mümin 40/49-50)

Zuhruf suresinde de cehennem ehli Malik'den Allah'ın kendilerini öldürmelerini taleb ederler: "Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklar azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir. Biz onlara zulmetmedik fakat onlar kendileri zalim kimselerdir. Ey Malik! Rabbin bizim işimizi bitirsin! diye seslenirler. Malik de: Siz böyle kalacaksınız! der." (Zuhruf 43/74-77)

Kafirler... Kâlplerini köreltenler... Selim fıtratlarını muhafaza edemeyenler... Gönüllerindeki sevgi ve irfan istidadını işletemeyenler... Dünyaya geldikleri zamanki saffetlerini korumayı beceremeyenler... Sağdan soldan esen muhalif rüzgarlara kapılıp gidenler... Ruhlarının güç ve kuvvetini küfür ve tuğyan bataklığında eritenler... İşte bunlar öbek öbek bölük bölük Cehenneme sevkedilecekler. Cehennemde vazifeli olan melekler karşılayacak onları. Ve soracaklar: "Size kendi aranızdan Rabbinizin âyetlerini okuyan uyarıcı elçiler peygamberler gelmedi mi?" Onlar "Geldi" diyecekler. Zaten başka türlü demeleri de mümkün değil.

Bu müthiş itiraf âyetlerde şöyle anlatılır:

"Her topluluk onun içine (Cehenneme) atıldıkça onun bekçileri onlara: "Size bir uyarıcı gelmedi mi?" diye sorarlar. Onlar da: "Evet bize uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve "Allah hiçbir şey indirmedi siz ancak büyük sapıklık içindesiniz" dedik. Ve derler ki: "Eğer biz (onların dediklerini) dinleseydik yahut düşünüp anlasaydık şu çılgın ateşin halkı arasında bulunmazdık!." Onlar günahlarını itiraf ettiler. Zaten o çılgın ateş halkına (Allah'ın rahmetinden) uzak olup ezilmek yaraşır." (Mülk 67/8-11)

Evet herkese olduğu gibi onlara da Allah'ın elçileri peygamberler geldi. Onları uyardı ve ikaz ettiler. Nitekim Kur'an bu hususa da işaret eder:

"Her millet içinde mutlaka bir uyarıcı (Peygamber) gelip geçmiştir." (Fâtır 35/24)

Büyük-küçük her millet ve topluluğun içinde mutlaka bir nebi vahiy ve ilham yüklü bir peygamber zuhur etmiştir. Hangi memleketin taşınıtoprağını dinleseniz mutlaka oradan bir nebi izine rastlar bir rasûl sadâsı işitirsiniz.

Fakat içi pas bağlamış kâfir gelen her peygamberi yalanlayıp tekzib etmiştir. Allah tarafından kalblerine kendi işledikleri sebebiyle mühür vurulan bu sefil gürûhun artık iman etmesi mümkün değildir. Zira Kur'an'ın ifadesiyle onların gönül dünyaları tamamen matlaşmış durumdadır. Onlar bu halleriyle ahirete gidip Cehennem kapısına dayandıklarında artık hata günah ve isyanlarını itiraftan başka ellerinden birşey gelmeyecektir.

Cennetteki meleklerin insanın içine inşirah salmasına mukabil Cehennem zebânileri hadisin ifadesiyle "kötü bir manzara" sergileyecekler ve durumlarıyla insanların içlerine korku ve dehşet salacaklardır.

Şu da katiyyen unutulmamalıdır ki ahirette melekleri kendisine enîs ve dost bulmak isteyen mutlaka dünyada iken onlara enis ve dost olmaya çalışmalıdır. Tanışma burada olursa dostluk orada devam eder. Fakat iman gibi bir irtibat bağıyla bugün onlarla münasebete geçemeyenlerahirette onlardan katiyyen alaka görmeyeceklerdir. Zaten buna hakları da yoktur.

Ahiret dünya hayatının başka bir alemde başka bir keyfiyette devamı olduğu gibi meleklere oradaki dostluk da dünyadaki dostluğun devamından başka birşey değildir. Burada namazda verdiği selamlarla sağ ve solundaki meleklerle selamlaşıp duran insan elbette ahirette onları selamlaşacağı dostlar olarak bulacaktır. Tabiî artık selam verme sırası onlardadır. "Selamün aleyküm"ü evvela onlar söyleyeceklerdir ki çeşitli âyetlerde(Ra'd 13/23-24; Nahl 16/32; Zümer 39/73) muhtelif vesilelerle bu nükteye de işaret edilmiştir.

I- Kâtip Melekler (Kiramen Katibin)

İnfitar suresinde "Kiramen kâtibin" adıyla sözedilen melekler bunlardır: "Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler değerli yazıcılar (kiramen katibin) vardır onlar yapmakta olduklarınızı bilirler." (İnfitar 82/10-12)

Kaf suresinde ise şu şekilde anlatılırlar: "İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar. İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın." (Kâf 50/17-18) (Ayrıca bkz: Zuhruf 43/80; Ra'd 13/11)

Hadislerden anlaşıldığı üzere insanın sağında ve solunda bulunan meleklerden sağda bulunan Cenâb-ı Hakk'ın Rahmâniyet ve Rahimiyetinin temsilcisi melek solda bulunan Cenâb-ı Hakk'ın izzet ve azametini korumakla vazifeli meleğe durmadan iltimasta bulunur. Kul günah işlediğinde soldaki melek bunu derhal kaydetmek ister. Sağdaki melek vaziyete müdahale ederek ona biraz daha beklemesini belki tevbe edip pişman olacağını belki bir hasene işleyip gühahını örteceğini söyler. Nitekim böyle olabileceğini anlatan hadisler de vardır. Efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Nerede olursan ol Allah'tan kork! Kötülüğe daima iyilik ekle ki onu silsin. Ve insanlar arasında iyi ahlakla yaşa." (TirmiziBirr 55; Dârimi Rikak 74)

Günah kirinden temizlenmenin yolu iyilik suyu ile yıkanmaktır. Seyyie ancak hasene ile bertaraf edilir. Evet şerefli melekler yapılan herşeyi yazıp çizip tesbit etmektedirler. Yazılmadık tesbit edilmedik hiçbir şey yoktur. Peki ama niçin yapılıyor bütün bunlar? Cenâb-ı Hakk Allâm'ül-Guyub olduğuna bütün gaybı bildiğine göre insanların amelleri neden kaydediliyor? Elbette ki Cenâb-ı Hakk herşeyi (buna bizim amellerimiz de dahil) biliyor. Ancak insanın leh veya aleyhinde şehadet etsin diye her insanın amelini ayrıca kaydettiriyor. Böylece her insan yaptıklarını ahirette hem şahid olarak hem de netice olarak hazır bulacaktır. Ayette şöyle denilmektedir:

"O gün her nefis yaptığı her hayrı hazır bulacaktır; işlediği her kötülüğü de o kötülükle kendisi arasında (şimdi) uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah sizi kendisin (in emrine karşı gelmek)den sakındırıyor. Allah kullarına Raûf'tur şefkatlidir." (Âl-i İmran 3/30)

Bir diğer ayet de bu hususu şöyle teyid etmektedir: "Her insanın amel kuşunu (defterini) boynuna yaftaladık. Kıyamet günü onun için açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız. Kitabını oku bugün nefsin sana hesapçı olarak yeter (deriz)" (İsra 17/13-14)

Oku kitabını ve hükmünü ver. Davranışlarında sen nasıl bir hayat nescettin? Nasıl bir hayat şeridi meydana getirdin? Verilen rolü nasıl oynadın? İşte al kitabını ve bütün bunları kendi kitabında gör.

Kitap nedir? Neşir keyfiyeti nasıldır? Ameller o kitaba nasıl yazılmıştır. Bu kitap nasıl okunacaktır? O kitabı yazan kalem nasıl bir kalemdir? Ve yazılar nasıl bir mürekkeble yazılmaktadır? Bütün bunlar hiç önemli değildir. Önemli olan vak'anın bizzat kendisidir. Ortaya bir kitap konacaktır. Bu kitapta bizim bütün bir hayat serüvenimiz bulunacaktır. Duyulduğunda bizi memnun ve mesrur edecek haberlerle bizi mahçup edecek haberler bir halita halinde bize takdim edilen bu kitapta mevcuddur.

"İşledikleri herşey kitaplarda mevcuddur. Küçük büyük hepsi satır satır (O kitapta) yazılmıştır." (Kamer 54/52-53) ayetleri bu hakikatı teyid etmektedir.

Herkes işlediğini zerre zerre ahirette görecektir. Kur'an "Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür." (Zilzal 99/7-9) demektedir.

Ve o gün bazıları defterini sağdan alıp sevinir; bazıları da soldan alır üzülür.

Kur'an ahirete ait bu tasa ve sevinç tablosunu bize şöyle anlatır: "Kitabı sağından verilen: "Alın kitabımı okuyun" der. "Ben hesabımla karşılaşacağımı sezmiştim (bilmiştim) zaten." Artık o memnun edici bir hayat içindedir. Yüksek bir bahçede. Ki devşirmesi kolay (meyvalara yakın). Geçmiş günlerde yaptığınız işlerden ötürü afiyetle yiyin için! Kitabı sol tarafından verilen ise der ki: "Keşke bana kitabım verilmeseydi." (Hâkka 69/19-20)

Kimbilir bu zavallı orada kaç defa "keşke anam beni doğurmasaydı!" diyecek ve yaptıklarına bin pişman olacaktır. Fakat oradaki pişmanlığınferyad ve figanın hatta yanıp-yakılmanın insana zerre kadar faydası yoktur. Zira ahiret burada iken kazanılması gereken bir yerdir. Amel defteri kapandıktan sonra denilip yapılacakların faydalı olması sözkonusu değildir.

Halbuki defterini sağdan alanların sevinç ve süruru sonsuzdur. Onların yüzleri beşaret ve gülücüklerin cümbüş yeri gibidir. Bir tarafta abûs çehreler diğer tarafta gülücüklerinden güller açılan yüzler ve orada uçuşup duran defterler.. kimisi elindeki defteriyle iki büklüm hacil ve kaçacak yer aramakta.. kimisi de yollara dökülmüş önüne gelene defterini okutmakta.. ve bu son manzara lâhut aleminin sakinleri tarafından da memnunlukla seyredilmekte.. melekleşmiş insanın sevincini seyretme onları da sevindirmekte.. Kur'an bu tabloyu anlatırken de şöyle demekte:

"Hayır ebrar (iyiler)in kitabı "İlliyyun" (yüceler)dedir. Biliyor musun "illiyyun" nedir? (Yazılmış bir kitapları "Siccin"de olmasına mukabilebrarın kitabı "illiyyun" nedir?) Yazılmış bir kitaptır. Onu ancak "mukarreb" (Allah'a yakın) onlanlar görürler." (Mutaffifin 83/18-21)

Facirlerin kitapları "Siccin"de olmasına mukabil ebrarın kitabı "illiyyun"dadır. Ama illiyyun nedir? O nasıl bilinecektir? Orası öyle yüce bir yerdir ki Yüceler Yücesi bildirmedikçe "İlliyyun"u bilmek mümkün değildir.

"Kitab-ı merkum"dur illuyyun. Temiz duygularla yaşamış ulvi bir hayatın sinema şeridine takılıp ulvi ve yüce bir kısım nazarlara arzedildiği bir güzellikler armonisidir. Allah'a yakın olan "mukarreb"ler müşahede edebilirler ancak bu şanlı kitapta olanları. Senin tesbihlerini tekbirlerinişükürlerini hamdlerini kulluğunu iç derinliğini başını secdeye koyup inleyişlerini Cenâb-ı Hakk oraya aksettirecek ve mukarreb melekler bir filim seyrediyor gibi seni seyredecekler. İşte bunun içindir tesbitleri ve işlenenleri kaydetmeleri.

Yaptığınız herşey yüceler yücesi alemde bir kısım yüce nazarlara arzediliyor. Öyle ise: Adım atarken dikkat gerek! El uzatırken ihtimam ister! Bakışınıza hedef seçerken titizlik lazımdır! Kulağınıza girecek sese soluğa ne kadar dikkat edilse değer.! Dudaklarınızdan dökülecek her sözebir çekirdek atıyor gibi sonsuza fırlattığınız her kelimeye ne ölçüde hassasiyet gösterilse azdır! Konuştuğunuz şeylerin nereye gittiğini hesap edip öyle konuşmak lazımdır. Amellerinizin nerelerde ve kimler tarafından seyredileceğini düşünün ve yaptıklarınızı yapacaklarınızı ona göre yapmalısınız! Seviyenize göre kalbî meyillerinizden hayallerinize ait gafletlerden dahi hesaba çekileceğiniz endişesini sinenizde daima bir kor gibi taşımalı ve latifelerinize ona göre çeki düzen vermelisiniz!

Gizli-açık herşeyi Cenâb-ı Hakk bilmektedir. Fakat mizanda bize lehte veya aleyhte şehadet etsin diye amellerimizi mükerrem meleklerine kaydettirmektedir. Beratımıza veya mahkumiyetimize amellerimizin yazıldığı bu defterlerin şehadetiyle hüküm verilecektir.

Mü'min müjdeye garkolacaktır defteriyle.. herkes görecektir kelime-i tevhid nasıl ağır basarmış mizanda böylece. Ayrıca kafirin bütün bir ömür boyu söyleyemediğini münafığın bir türlü içine sindiremediği kelime-i tevhidin ağır basışını isbat içindir yazılan bu defterler bir de..

İ- Koruyucu Melekler (Hafaza)

Meleklerin yüklendikleri bir başka misyon da insanları her türlü bela ve musibete karşı korumaktır. Nitekim daha önce onların bu misyonlarına dikkat çekmiş ve kısaca temasta bulunmuştuk.

"Hiç kimse yoktur ki üzerinde bir koruyucu bir denetleyici (melek) bulunmasın" (Târık 86/4) ayetinde ifade edildiği gibi herkes için bir koruyucu melek mukadderdir.

Taberâni'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte her insana 360 meleğin nezâret ettiği ve insanı koruma altına aldıkları kaydedilmektedir. (Süyûtied-Dürrü'l-Mensur 4/615; Zebidi İthâfü's-Sâde 7/288) Ayette ise bu husus şöyle anlatılmaktadır:

"Her birini (herbir insanı) önünden ve arkasından izleyen melekler vardır. O'nu Allah'ın emrinden (veya Allah'ın emriyle) korurlar." (Ra'd13/11)

Hem Efendimiz'in hadisinden hem de bu ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki sinekler gibi insanın üzerine üşüşen bela ve musibetler insanı çepeçevre kuşatan melekler tarafından çok defa geri çevrilmekte ve insan böylece öldürücü binbir hâdise altında ezilip gitmekten korunabilmektedir. Elbette ki bu muhafaza meşiet-i İlahinin o şekilde tecelli etmiş olmasına bağlıdır. Zaten her meselede İlahi murad İlahi dileme ve meşiet esastır. "Allah'ın olmasını dilediği şey olur; olmamasını dilediği şey de olmaz" hakikatı da bize bunu anlatmaktadır. Binaenaleyh bela ve musibetler meleklerce uzaklaştırılır; fakat meşiet-i İlahi o şekilde tecelli etmişse...

Buna vesile olabilecek şeylere gelince biz onları bilemiyor sınırlandıramıyoruz. Bazen insanın hoş bir tavrı rahmet-i İlahinin harekete geçmesine vesile olur ve Cenâb-ı Hakk onun hakkında onu memmun edecek bir hüküm verir. Bazen de tam tersine insanın münasebetsiz bir davranışı İlahi gazabı galeyana getirir ve verilecek hüküm o şahsın aleyhinde olur. Verilen hüküm karşısında meleklerin yapabileceği hiçbir şey yoktur. Ne var ki onlar enis ve celislerimiz (her zaman beraber olduğumuz arkadaşlarımız) olarak bizim başımızın üzerinde pervaz eder dururlar ve gelmesi muhtemel belaları savmak için bize kanat gerer kalkanlık yaparlar. Zira bu onlara ait bir vazifedir. Bu meleklerin ruhânî haz ve lezzetleri yaptıkları bu vazifenin içine dercedilmiştir. Yani melekler bizi koruma vazifesini müthiş bir zevk heyecan ve coşkunlukla yerine getirirler.

J- Seyyar (Gezginci) Melekler

Diğer taraftan bir kısım melekler de vardır ki sürekli insanların ibadet ve zikir meclislerini takip eder dururlar. Bu da onlara ait bir misyon ve bir vazifedir. İbn-i Mâce'nin rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif'te Efendimiz şöyle ferman eder:

"Cuma günleri bana çokca salavat getirin. Zira o meleklerin hazır bulundukları gündür..." (İbni Mâce Cenâiz 65)

Demek oluyor ki bir de bizim salat ve selamlarımızı seyretmek onları Rasulü Ekrem'in mübarek ruhuna ulaştırmak ve sonra onun bize gönderdiği mukabil selamları kalbimize üflemek vazifesiyle vazifeli melekler var.

Allah peygamberlerin cesetlerini toprakta çürütmez. Rasulü Ekrem (s.a.s.) ehl-i keşfin ifadesiyle kabrinde "Hayy"dır ve şehitlerin hayatını yaşamaktadır. O ümmetin pek çok durumundan her zaman haberdardır. Binlerce yerden kendisine giden salat ve salamı duyar ve bizzat mukabelede bulunur. Öyle ise sen de "Essalatu vesselamu aleyke ya Rasulallah" derken bunu dizlerini o Sultan-ı Zîşân'ın dizlerine vermişdoğrudan doğruya huzurunda O'nu tebcil ve ta'zim ediyor gibi söyle. Unutma! Biraz daha kendinden geçersen dizlerinin dizlerine değdiğini bile hissedebilirsin.. ve böyle can u gönülden kurbiyet temin ettiğin zaman O'nun mübarek ruhunun hemen orada temessülüne de şahid olabilirsin..

Ve yine Allah Rasulü müttefekun aleyh (Buhari ve Müslim'in beraber rivayet ettikleri) bir hadis-i şerifte şöyle ferman eder:

"İmam 'gayr'il mağdubi aleyhim veladdâllin' deyince siz "Âmin" deyin. Zira her kimin âmin deyişi meleğin 'Âmin' deyişine denk gelirse (meleğin sesine karışır da mele-i alaya yükselirse) Allah onun geçmiş günahlarını mağfiret eder." (Buhari Ezan 111112; Daavat 64; MüslimSalat 72; Tirmizi Salat 71)

Bir başka hadiste şöyle ferman edilir:

"İmam "semiallahu limen hamideh" deyince siz de "Allahümme Rabbena leke'l-hamd" deyin. Kimin sözü meleklerin sözüne denk gelirse onun geçmiş günahları affolur." (Buhari Ezan 125; Bedu'l-Halk 7)

Görüldüğü üzere insanların ibadetlerine iştirak eden bu melekler daima onlarla beraber tahmidat ve tesbihatta bulunmakta ve onların bu iştirakleri bazı günahların affına vesile olmaktadır.

Meleklerin bu dostluğu kişinin ölümüne kadar devam eder. Zayıf bir rivayet bize bundan sonrası hakkındada şu malumatı verir: Vefat eden insanın kabrinin başında iki melek durur. Bu melekler sevabı kabir sahibinin hasenat defterine kaydedilmek üzere durmadan istiğfar ederler. Onların bu istiğfarı da kıyamete dek sürer.

Meleklerden bir grub daha vardır ki bunlar da nöbetleşerek mü'min kulların ibadet enginliklerini Cenâb-ı Hakk'a arzederler. Hadiste anlatıldığı şekliyle:

"Cenâb-ı Hakk huzuruna gelen bu meleklere sorar:

- Nereden geliyorsunuz?

Cevap verirler:

- Kullarının yanından.

- Kullarımı ne halde bıraktınız?

- Gittik namaz kılıyorlardı döndük yine namaz kılıyorlardı."

Şu melek mürüvvetine bakın. Dostluklarının hakkını nasıl da en güzel şekilde eda ediyorlar? Onlar vazifeyi sabah vakti devralmışlardır. O esnada mü'minler sabah namazı kılmaktadırlar. İkindi vaktinde nöbet değişikliği yapılmıştır. O esnada da ikindi namazı eda edilmektedir.

Dudakları dua ile süslü içleri Cenâb-ı Hakk'ı anmakla dolup taşan hissiyatları alabildiğine gelişmiş mü'minler hakkında meleklerin verdikleri rapor işte böyle bir mahiyet arzetmektedir. Ve bu raporun takdimi hergün tekerrür edip durmaktadır.

Nerede Allah anılıyor nerede konuşmalar O'ndan bahisler etrafında dönüp duruyor nerede gönüller Allah aşkıyla yanıyor ve diller bu aşka tercüman olma peşinde nerede tefekkürün merkezinde lahuti muhteva bulunuyor ve İlahi tecellilere ait tefekkür dalga dalga göğe yükseliyornerede "Allah Allah" zikirleriyle sema lerzeye geliyor mutlaka orada bu melekler hazırdırlar ve melekleşmeye azmetmiş insanları temaşa içindedirler. Sanki zikir meclisi ana arının konduğu bir dal gibidir ve bu meleklerle melekleşmiş insanlar da orada marifet peteği örmektedirler. Zikir tamamlandıktan sonra da bu melekler tekrar geldikleri yer olan Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna dönerler.

İsterseniz hadisenin bundan sonrasını da başka bir hadis-i şeriften takip edelim. Melekler huzura varınca bütün gaybın anahtarı yanında olan Allamü'l-guyub onlara sorar:

- Nereden geliyorsunuz?

Melekler cevap verirler:

- Seni anan kullarının yanından Ya Rabbi!

- Peki onlar ne diyorlardı?

- Seni tesbih tahmid ve temcid ediyorlardı. (Senin büyüklüğünü azametini ve yüceliğini ilan ile meşgul oluyorlardı)

- Onlar beni gördüler mi?

- Hayır Rabbimiz görmediler.

- Ya görselerdi?..

(Yani Bana karşı aklın almadığı bir kulluk arzedeceklerdi!)

- Onlar ne istiyorlardı?

- Cennetini istiyorlardı Rabbimiz.

- Onlar Cenneti gördüler mi?

- Hayır görmediler.

- Ya görselerdi?

(Evet görselerdi bir başka iştiyakla isteyeceklerdi!.)

- Neden istiaze ediyorlardı?

- Cehenneminden Allah'ım.

- Onlar Cehennemi gördüler mi?

- Hayır görmediler.

- Ya görselerdi?

(Her halde görselerdi mutlaka daha şiddetli onları Cehennemden korumamı isteyeceklerdi.)

Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur:

- Meleklerim siz şahid olun Ben o kullarımı affettim.

Melek döner ve şöyle der:

- Ya Rabbi onların içinde birisi vardı ki esas gayesi Seni anmak değildi. O oraya dünyevi bir gaye için gelmişti.

Ve lütfu engin Rabb şöyle ferman eder:

- Onlar öyle bir toplumdur ki onların arasında bulunan (niyeti çok halis olmasa da) onlara verilenden mahrum edilemez." (Buhari Daavat 66; Tirmizi Daavat 129) (Biz de zaten Cenâb-ı Hakk'ın bu va'dine itimad edip ona bel bağlamış bulunuyoruz. Öyle inanıyoruz ki cemaat halinde açılan eller istek ve talepleri itibariyle mahrum bırakılmayacaktır. Ellerimizi bu niyetle açıyor dualarımızı bu niyetle cemaatin duasına katmaya çalışıyor ve çalı diken yetiştirmeye mahsus bir zeminde gül yetiştirmeye gayret ediyoruz. Böyle bir zeminde çamura batmadan kirlenmeden bir hayat yaşamak nerede ise imkânsız... Günahlarımız çok; fakat O'nun rahmeti günahlarımızdan daha geniş. Bunu bilerek O'nun kapısına geliyor O'ndan af dileniyor bizim dualarımızı da kabul gören dualar arasına katmasını niyaz ediyoruz.)

Bir hadislerinde Efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Yeryüzünde seyyar (gezginci) melekler vardır. Bunlar zikir meclislerini dolaşırlar. Böyle bir meclis bulduklarında orayı kuşatır ve doldururlar. Sonra da ellerini açar şöyle derler: "Ya Rabbi şu anda Senin kullarından bazılarının yanındayız. Onlar Senin kitabını okumakta Senin peygamberine salavat getirmekte ve Senin yüceliğini müzakere edip durmaktadır." Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk ferman eder: "Onları rahmetimle çepeçevre kuşatın onların arasında bulunan asla talihsiz olmaz." (Buhari Daavat 67; Müslim Zikr 35; Müsned 2/382)

Zikir meclisleri melekleri yeryüzüne çeken cazibe.. Allah'ın anlatıldığı tecellileri içinde O'nun azametinin sözkonusu edildiği Habib'inin hak peygamber olduğuna dair delillerin tekrar edilip durduğu ve sonunda salat u selamların sohbetlere hitam-ı misk yapıldığı buhur buhur maneviyat kokan ve öbek öbek lahut taşıyan kutlu yerler ışık evler..

Abdullah b. Revaha dili kadar kılıcı kılıcı kadar da dili keskin şanlı bir sahabiydi. O bazen yakın arkadaşlarından birine "Gel seninle bir saat iman edelim'' derdi. Onu tanıyanlar niyetini ve ondaki iç derinliğini bildiklerinden birşey demez ve itiraz da etmezlerdi. Fakat birgün niyetini kavrayamayan bir sahabi gitti onun bu sözünü İki Cihan Serveri'ne iletti. Bu sahabi "Biz zaten iman etmedik mi?" "Gel seninle bir saat iman edelim" ne demek diyor ve bunu şikayet konusu yapıyordu. Ancak Allah Rasulü İbn-i Revaha'yı herkesten iyi tanıyordu. O boş söz sarfedecek bir insan değildi. Onda ayrı bir enginlik ayrı bir derinlik vardı. İki Cihan Serveri şöyle buyurdu:

"Allah İbn-i Revaha'ya merhamet etsin. O (meleklerin iftiharla bahsedecekleri) meclislerden lezzet alır öyle meclisleri sever." (Müsned3/265)

İşte Abdullah b. Revaha herbiri gökteki yıldızları andıran dostlarını imana davet ederken aslında onlara şöyle bir teklifte bulunuyordu:

Gelin bir meclis kuralım. Oraya gökten bölük bölük melek insin ve meclisimize alkış tutsunlar. Mukarrebun Kerubiyyun melekleri Mele-i A'la ve Nediyy-i A'la sakinleri nazarlarını bize çevirsinler ve bakışlarını bizden ayırmasınlar lahut aleminden gelen ilhamlarla gönüllerimiz coştukça coşsun imanımız artsın ve bizler kevn ü mekana sığmaz hale gelelim. Zira ki Cenâb-ı Hakk'a ait mana ve hakikatların müzakere edildiği meclislere melâike-i kiram enistir. Kalbin dudakları öteler ötesine müteveccih olduğu müddetçe bu kutlu dostlar o dudaklardan dökülenleri dinlemeye teşnedir. Bizim iç dünyamız o uhrevi alemlere dönük olduğu müddetçe o alemlerin sakinlerinin yüzleri de bize dönük olacaktır. Yağmur taneleri gibi onlar da bizim çevremize yağıp duracaktır.

Bu gezginci melekler ehl-i ilimle de bir münasebet içindedirler. İlim yoluna girenlerin Cenâb-ı Hakk katında ayrı bir değeri ayrı bir kıymeti vardır. Elbette ki bu ilim Allah yolunda ve O'nun hesabına olmalıdır. Bu tür ilim ve ilim adamları sayısız hadis-i şeriflerde ve bir çok ayet-i kerimelerde tebcil ve tebrik edilmiştir.

Mesela Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayet ettiği bir hadiste şöyle deniliyor:

"Kim ilim tahsili adına bir yola girerse Allah onun için Cennete giden yolları kolaylaştırır." (Buhari İlim 10; Ebu Davut İlim 1; Tirmizi Kur'an 10; İlim 19; İbni Mace Mukaddime 17)

İlimden maksat Allah'ı bilmektir. O'nun marifetine yardımcı olmayan ilme gelince o faydasız bir malumat yığınından başka birşey değildir.

İnsan "Marifet-i Sâni" dediğimiz şu kâinatın muhteşem sanatkârını bilme adına kanaatını kuvvetlendirmek irfanına yeni yeni tefekkür hüzmeleri katmak ve bir arı gibi her gün tefekkür hüzmeleri katmak ve bir arı gibi bir marifet peteğine ayrı bir şuur üsaresiyle dönmek için bir yola girebildiği takdirde Allah (c.c.) Cennete giden yolu ona kolaylaştıracaktır.

Namaz artık onun için bir dinlenme bir tenezzüh; hatta bundan da öte namaz onun şiddetli bir arzusu haline gelecektir. İslamı bir bütün olarak yaşadığı vakit kalbi mutluluktan güvercinler gibi kanat çırpacak ve İslamî emirlerden birini ihmale uğratsa gırtlağı derin bir pençe tarafından sıkılıyorcasına ızdırap duyacaktır.

Bu marifet erlerinin biraraya gelişleri de ayrı bir cazibe atmosferi meydana getirir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle denilmektedir:

"Bir topluluk Allah evlerinden bir evde (ki biz onlara ışık evler diyoruz) oturur ve orada marifet-i İlahi adına dersler yaparsa kesinlikle orayı melekler kuşatır üzerlerine sekine iner ve Cenab-ı Hakk orada bulunanları kendi yanında bulunanlara anlatır ha anlatır.." (Müslim Zikr 139; İbni Mace Mukaddime 225)

Hadiste anlatılan evler hiç şüphe yok ki mescidlerden ayrı olarak mütalaa edilmelidir. Zira biraz sonra da işaret edileceği üzere bu evler doğrudan doğruya "Beyt" ifadesiyle anlatılıyor ve cem-i "Büyût" deniliyor. Beyt bilindiği üzere "Ev" demektir. "Büyût" ise evler demek olur. Kur'an'da ve hadislerde mescid ifadesi bizzat bu kelime ve bu kelimenin cem'i (çoğulu) ile ifade edilir. Ayrıca Kabe manası kastedildiğinde kelimenin başına lâm-ı ta'rif getirilir ve "El-beyt" denilir. Durum böyle olunca Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şerifte vasıflarıyla anlatılan bu evlermescidler değil belki belli bir devrede mecsid misyonunu da yüklenen "Işık Evler" dir.

Hadisin kelimelerine kısa bir göz gezdirecek olursak zannediyorum hadisten kastedilen manalar daha iyi anlaşılacaktır:

"Kavim" cemaat ve toplum demektir. O evdeki insanlar cemaatlaşma şuuruna sahiptirler: Amel ve fiillerinde kollektiflik hakimdir. Zaten bir araya gelişleri de böyle bir gaye ve ideale matuftur.

"İctemea" bu şuurlu bir araya gelişi anlatmaktadır.

"Beyt" yukarıda da ifade edildiği üzere evdir. Allah davasına hasredilmiş bu evlere hadiste "Büyûtullah" denilmiştir.

O evlerde topluca tedrisat yapılmaktadır. Kitaplar alınıp okunmakta ve o kitaplardaki hakikatlerin incelikleri bilenlere bilmeyenlere anlatılmaktadır. Bilmeyenler de öğrenmeye arzu ve isteklidirler. Her meseleyi sorar ve her meseleyi öğretmeye çalışırlar.

Onlar bu denli ulvî bir gaye için bir araya gelince melekler de bu meclise karışır çepeçevre orayı sarar.. ve tedris devam ettiği müddetçe de orayı terketmezler. Zira ki böyle bir mecliste bulunmama bir haybettir bir hüsrandır. Melekler ise bu türlü akibetten korunmuş varlıklardır. Onlar daima yümün ve bereket soluklar yümün ve bereket ikliminin içinde bulunurlar.

Bir de onların üzerine "sekîne" iner. Devrin ve dehrin hadiseleri onları yıldıramaz ürkütemez korkutamaz. Durmadan düşer-kalkarlar amayine de yürürler. Bütün çarklar aleyhlerinde dönse de asla ümitsizliğe düşmez bir gün o çarkların çarkedeceğini bilir ve kendi lehlerine dönecek devran çarkını sabırla beklerler.

Hem onlar öyle korkusuz birer yiğittirler ki cellatlar gelip kapılarına dayansa yine paniğe kapılmaz derslerine devam eder ve faydası olacağına kanaat getirirlerse cellatlarını da aynı derslerin nur havzından istifade ettirmeye çalışırlar. Çünkü onlar itmi'nan dolu bir hayat yaşamaktadırlar. Ve onlar bu evlerdeki tedrisi hayatlarının gayesi haline getirmişlerdir. Tarassudlar sürgünler hapisler istintaklar onları bu davadan vazgeçiremez. Onların o yüce otaklarında panik iflas etmiştir. Zira onlar "sekîne" den birer âbide haline gelmişlerdir.

"Ve Allah onları kendi yanında olanlar arasında anlatır ha anlatır"

Cenab-ı Hakk'ın huzurunda nazarları kevn-u fesada müceveccih olan melekler vardır. Bazen bu melekler yüzlerini imkan alemine döndürür ve insanları temaşa ederler. İşte bu meleklere Cenab-ı Hakk kendi davası uğruna bir araya gelen kullarını anlatır der ki: "Sizin hallerine tam muttali olamadığınız benim bazı kullarım var. Onlar şu anda benim kitabımın içinde mevcut hakikatları öğrenmek ile meşguldürler." Zaman zaman aralarına melekler iniyor sekîne onları çepeçevre sarıyor. Ve daha nice vasıflarıyla Cenab-ı Hakk yerdeki kullarını gök ehli yanında dile getirir anlatır... Bu da yine insanlarla melekler arasında ayrı bir irtibat ve münasebet bağıdır.

Işık evler çevrelerindeki bina yığınları itibariyle tıpkı hâle içinde yıldızlar topluluğuna nur âyetini tefsir eden bir mehtab veya ebedi nur ebedi huzur arayanları firdevslere ulaştırma yolunda kurulmuş birer han gibidirler.. dikkatle bakanlar için her zaman bu ışık yalılarının iç yapıları ve derinliklerinde "Allah onların (diğer binalardan daha ziyade) yükseltilmelerini ve (her şeyden yüksek yüce) isminin oralarda anılmasına (dört bir yanda gürleyen yasak velvelelerine rağmen) izin verdi.. içlerinde sabah-akşam O'nu tesbihlerle yad eden öyle yiğitler var ki ne ticaret (ve ticaretteki kazanç cazibesi) ne de alım-satım Allah'ı zikirden namazlarını dosdoğru yerine getirmekten ve zekatlarını bihakkın eda etmekten onları alıkoymaz; (zira) onlar kalblerin (mehafetle) gözlerin de (hayret ve dehşetle) döneceği günden korkar (ve tir tir titrerler)" hakikatının nümayan olduğu hissedilir.

Bu evlerde imanı ibadeti duayı zikri fikri uhuvveti vefayı ötelere ait derinlikleri ile duyup-yaşama bahtiyarlığına erenler adeta her an yeniden doğar baharlar gibi duygularıyla yeşerir derken çeşit çeşit varidatla dolgunlaşan o kendilerine has hava bütün gönüllerini bir saadet va'diyle kaplar ve çok defa onların hayra açık sinelerinde Cennet yaylalarının ferahlatıcı esintileri duyulur.

Evet bugün büyüğüyle-küçüğüyle ışık evler yıllar ve yıllar imana imandaki huzur ve itmi'nana susamış gönüllere rahmet yüklü bulutlar gibigönderdiği bol bol "âb-ı hayat" ve insanımızın gönül tepelerine saldığı ma'rifet muhabbet rûhânî zevk şualarıyla diriliş üfleyen bir İsrafil Sûr'u ve vicdanlarını şahlandıran Cebrail solukları olmuştur. Evet onlara uğrayanlarda pekçok menfî hisler silinmiş inat ve karşı koyma düşünceleri kırılmış müdavimleri de kendilerini Cennet koridorlarında temâşâdan temâşâya koşan seyyahlar gibi görmeye hissetmeye başlamışlardır. Başkalarının eğlenceye zevke sefaya giderken duydukları keyfi neş'eyi sevinci tiryakiliği kudsîler hem de kat katıyla ışık evlere uzanan yollarda duymuş ve yaşamışlardır. Onlar bu ışıktan yollarda ve yolların gerçek değerinin te'mînâtı olan bu kutlu yuvalarda düşünülensöylenen okunan şeyleri ötelerden gelmiş ilhâm esintileri gibi karşılamış gökleri aşıp gelen soluklar gibi dinlemişlerdir...

Ve yine onlar bu evlerde bugün hâlâ çoklarının akıl erdiremedikleri bilemedikleri sırlarla tanışır semâ kapılarının aralandığını hisseder gibi olurkapı aralarından sızıp geldiğine inandıkları vâridâtla bütün bütün uhrevîleşir kendilerinden geçer ve yerlere serilirler.

Evet kalblerinin balansını imana Kur'an'a iman ve Kur'an'ın gönüllere boşalttığı irfana göre ayarlayamamış tali'sizler ne bu ufku kavrayabilirne de gözlerin görmediği kulakların işitmediği ve beşer tasavvurlarını aşan bu derûnî hazları idrâk edebilirler. (Işık Evler ile alakalı bkz: M.Fethullah Gülen Günler Baharı Soluklarken s.1-11; Prizma-2 10-18)



3. MELEKLERLE BÜTÜNLEŞMEK İÇİN

A- Meleklere Mihmandar Olmak

Melek kendine ait misyonu edâ ederken insan da melekleşme gayretine hız vermeli ki aralarında bir bütünleşme meydana gelsin. Evvela insan meleğin inebileceği zemini hazırlamalı sonra da o zemini koruyup muhafaza etmeli ki melekût aleminden içinde bulunduğumuz aleme doğru bir kayma bir meyil bir arzu ve iştiyak hasıl olsun. Bu sebepledir ki meleklere ait misyonun eda edilebilmesi bir yönüyle insanın bizzat kendisiyle de alakalı bulunmaktadır. İnsan kendine düşeni yerine getirdiği sürece melek de kendisiyle alakalı vazifesini bihakkın eda edecektir. Ancak insan herhangi bir hata ile onların geleceği yolu tıkar onların gireceği menfeze sed çekerse geliş ve gidişleri belli daire ve prensiplere bağlı o melekût aleminin kutlu sakinleri artık gelmez olur ve ayaklarını keserler. Neticenin böyle bir hüsranla noktalanmaması içinbulunduğumuz zaman ve zeminin yümün bereket ve sağnak sağnak yağacak rahmetten mahrum kalmaması beşerin kendine düşen vazifeyi yerine getirmesiyle çok ciddi şekilde ve yakından alakalıdır. Onun için biz de sözün burasında yer yer onun vazifelerine dikkat çekerek mevzuyu hem meleklere hem de bize ait yönleriyle terkipleyip takdime çalışacağız.

İnsan şu meşhergâh-ı âlem ve en'am (varlığın sergilendiği âlem) de Cenab-ı Hakk'ın sanatlarını müşahede ederken kalb gözü açık olarak yaşamalı bir arı gibi dolaşmalı konduğu her çiçekten bir hüzme almalı ve onunla bir marifet peteği örmeye çalışmalıdır. O ancak böyle yaptığı takdirde ahiret saadetinin temelini daha dünyada iken atmış olacaktır. İşte bunun içindir ki Abdullah b. Revaha yakın dostlarının elinden tutup: "Gel biraz iman edelim" (Müsned 3/265) diyordu. Sen de kalbin Allah'tan uzaklaştığı kuruduğu ve yozlaştığı dakikaları hatırladıkça kalbi hüşyar bir mü'minin elinden tut... "Gel kardeşim gel câmiye gidelim de biraz iman edelim! Yani Rabbimizi hoşnud edelim. Mürde gönlümüze hayat üfleyelim. Sönmüş pörsümüş hissiyatımızı duygularımızı yeniden canlandıralım. Ta o ilham-ı İlahi olarak gelen esintilere marifet ve muhabbet-i İlahi deryasından gelen dalgalara ma'kes ve sahil olabilsin. Sen hazır olacaksın ki gelen gelsin ve orada hüsn-ü kabul görsün. Senin daima haktan gelen tecellileri misafir edecek onlara mihmandâr olabilecek bir gönlün yoksa gaflet anında ve kalbinin haktan uzak kaldığı hengamda rahmet-i İlahi gelir de geriye döner. Sen Allah'a imanının tam olduğunu sanırsın ama heyhât! Haybet ve hüsran içinde gönlün ölüdür de haberin yok. Evet müteyakkız olacaksın. Hem de hududda nöbet bekleyen bir insan gibi bir lahza gözünü kırpmadan hep zuhûr bekleyecek ve tecelli avlayacaksın..

Rasulü Ekrem (s.a.s.) müteyakkız gönüllerin uyanık duyguların duyan bilen hisseden herşeyden mana çıkaran kafaların temsilcisi olarak hayatını uyanıklık içinde geçirmişti. Gündüzleri O zaten hep hüşyardı. Gece basıp da "Uykunuzu dinlenme yaptık" (Nebe 78/9) ayeti gereğince uyku onu sardıgı zaman derin derin düşünmeyi temsilen elini başının altına koyar ve "Rabbim; ötesini Sana havale ediyorum şu kalbimin tek lahza Sen'den gafletine tahammülü yoktur ama geldi bastırdı şu uyku!" düşünce ve mülahazasıyla bilinen bazı duaları okur ve yatağına öyle girerdi. Sen de hayatını İki Cihan Serveri'nin hayat-ı seniyelerine göre tanzim ederek her anında Cenab-ı Hakk'a teslim ile ömrünün dakikalarına yümün ve bereket akmasını temin edebilirsin. Onun için de bir lahza gözünü kapamamalısın ki mele-i âlâdan gelenler uyanık ve kapısı açık bir mihmandâr bulabilsinler.

Dikkat et! Senin kalbine her an misafir olmaya gelen Allah'ın rahmeti bu kalbin hazır olup olmadığına bakan da yine bizzat Cenab-ı Hakk'ın kendisidir. Gafil bir kalbe 0 misafir olmaz. Sen hüşyar olursan mele-i âlâ senin gönlünün etrafını metaf yapar da Kabe'nin etrafında dönüyor gibi senin etrafında döner. Bu hakikata işaret eden bir hadis-i şerifte Allah Rasulü şöyle buyurur: "Bir insan ıssız bir yerde (su bulursa) abdest alıp (bulamazsa) teyemmüm edip namaza durursa onun namaz kıldığı meydanı dolduracak sayıda melek iner ve o insanın arkasında namaz kılar."

Demek ki yerine göre sen meleklerin önüne geçebiliyorsun; geçebiliyorsun da oralar senin arkanda namaz kılmayı şeref sayıyorlar. Acaba cismaniyet ve beşeriyete ait onca husûsiyeti sırtında taşıyan yani şehvet kin nefret ve daha bir sürü şeytâna ait duygularla -tabiî belli hikmetler için- meşbu ve dopdolu bulunan beşer bütün bunları nasıl aşıyor aşıyor da muallâ insanî mevkiye ve yüce bir ufka ulaşıyor? İşte melek buna hayret ediyor ve gelip namaz kılan insanın ardında el pençe divan durarak ve adetâ "Sen imamsın ben de cemaatım" diyor; bunu itirafı da kendisi için bir şeref biliyor. Nasıl bir sahrada namaz kılanın arkasında kalabalık bir melek topluluğu namaza duruyor ve onun namazında hazır bulunuyor; öyle de her ferd nerede namaz kılarsa kılsın namazında mutlaka melekler hazır bulunuyor ve onun bazı ifadelerine iştirak ediyorlar. Mesela tahiyyatta "Selam bizim ve Allah'ın salih kullarının üzerine olsun" ifadesini namaz kılanın sağına-soluna selam verirken sağ ve soldaki mevcud melekleri niyet edebildiği takdirde onun selamını alarak mukabelede bulunurlar. Ancak burada da görüldüğü gibi birinci vazife yani melekleri o zemine çekme misyonu insana düşmektedir. Önce insan namaz kılacak selamında melekleri niyet edecek ki melekler onun yanında hazır bulunsun ve onun bazı ifadelerine iştirakla yapılan bu güzel işi alkışlasınlar...

B- MELEKLERİN PERVANE OLDUĞU RUHLAR

Kişinin amelinin keyfiyet ve durumuna göre meleklerin tahşidatı artar. Bu hususa işaret eden pek çok hadis-i şerif vardır. Bu hadislerde tergîb ve teşvik esasına dayanılarak özetle şöyle denilmektedir.

"Namazda ilk safta duranların saflarını sık ve düzgün tutanların ve namazdan sonra tesbihatlarını hudû ve huşû içinde Allah'a takdim edenlerin seherlerde kalkıp Allah karşısında el pençe divan duranların etrafında melekler pervaz ederler." Seherler ki o vakitlerde Cenab-ı Hakkrahmetiyle dünya semasına nüzul buyurur. Yok mu tevbe eden tevbesini kabul edeyim?" (Buhari Tevhid 35; Teheccüd 14; Daavat 13; MüslimMüsafirin 166; Muvatta Kuran 30; Tirmizi Daavat 80; Ebu Davut Salat 311) diyerek rahmetinin enginliğini vicdanlara duyurur. O dakikalardadır ki her yanda bir bâd-ı tecelli eser. Bu tecellinin uğradığı her yer anber kokar gül kokar ve her gönül huzur ve saadet yudumlar dolaşır. Evetsineler bir başka çoşkuyla dolar taşar seherlerde. Öyle ise:

Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde

Kevkeplerin et seyrini seyran gecelerde.

Bak hey'et-i âlemde bu hikmetleri seyr et

Bul Sâni'ini ol ana mihman gecelerde.

Çün gündüz olursun nice ağyar ile gâfil

Ko gafleti dildârdan utan gecelerde.

Gafletle uyumak ne reva abd-ı hakîre

Şefkatle nida eyleye Rahman gecelerde.

Cümle geceyi uyuma Kayyûm'u seversen

Tâ hayy olasın Hayy ile ey can gecelerde.

Aşıklar uyumaz gece hem sen uyuma kim

Gönlün gözüne görüne cânân gecelerde.

Dil beyt-i hüdâdır onu pak eyle sivâdan

Kasrına nüzul eyler ol sultan gecelerde.

Az ye az uyu hayrete var fâni ol andan

Bul can-ı beka ol âna mihman gecelerde.

Allah için ol halka mukarin gece gündüz

Ey Hakkı nihan aşk oduna yan gecelerde. (Erzurumlu İbrahim Hakkı s.283 Alem Yayıncılık.)

diyen İbrahim Hakkı'ya kulak verelim.

Alem gaflet içinde ve döşek üzerinde geceyi ve ömrünü tüketirken sen değişik ağırlıkların altından sıyrılarak herşeyin üstesinden gelmeye çalış ve her zaman Rabbinin karşısında el pençe divan dur. Kur'an: "Yanlarını yataklardan uzaklaştırır korkarak ve umarak Rabblerine dua ederler.." (Secde 32/16) diyor ve teheccüd namazı kılanları tebrik ve tebcil ediyor. Sen de bu tebrik ve tebcile mazhar olmaya çalış!

Kat'iyyen bil ki berzah azabından kurtulmanın bir tek yolu vardır; o da geceyi ihya etmektir. Şayet kabirden ötesi hayatına nur saçmak ayağın herhangi bir yere takılmadan kösteklenmeden dümdüz sırat-ı müstakim erbabı olarak burada ve ötede yürümek istiyorsan gecenin kara zülüfleri üzerine nurlar saçarak hiç olmazsa iki rekat namaz kılmalısın. Evet dört kıl altı kıl sekiz kıl; hiç olmazsa ahd u peymana sadakatin ifadesi olarak iki rekat namaz kıl ki berzah hayatın aydınlansın!.

Abdullah b. Ömer (r.a.) anlatıyor: "Herkes gelir Allah Rasulü'ne rüyasını anlatır O (s.a.s.) da tabir buyururdu. Ben de hep "keşke bir rüya da ben görsem de gelip Allah Rasulüne anlatsam" diye içimden geçirirdim. Birgün bir rüya gördüm. Tanımadığım bazı kişiler beni ellerimden tutup zorla bir istikamete doğru sürüklüyorlardı. Beni bu halde sürükleye sürükleye derince bir çukurun yanına kadar getirdiler. Çukur alev alev kaynıyordu. Bana buranın Cehennem olduğunu söylediler. Onlar beni orada tutuyorlardı. Ben de kan revan içinde tir tir titriyordum ki 'buraya atılmayacaksın. Senin için tasa ve endişe yoktur' dedi."

(Evet bu rüyayı gören Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tı. Bu her yönüyle babasıyla atbaşı giden nadide bir insandı.. düşünün ki babasından sonra onu hem de o günün insanları başlarında halife görmek istiyorlardı. Eğer Hz. Ömer bizzat buna mani olup "Bir evden bir kurban yeter" demeseydi belki de ümmet onu halife seçecekti. O hem bir ilim okyanusu hem de takva ve zühdün zirvesinde bir insandı... İşte bu rüyayı o görüyordu.) Sonra sözlerine şöyle devam etti: "Ben gördüğüm bu rüyayı ablam Hafsa'ya anlattım. O da Efendimiz'e intikal ettirmiş. Allah Rasulü rüyayı dinledikten sonra şöyle buyurmuşlar: "İbn-i Ömer ne güzel insandır. Keşke bir de teheccüd kılsaydı!" (Buhari Teheccüd 2; Fezailü Ashabi'n-Nebi 19; İbni Mace Rüya 10)

Zira Cehennem şeklinde onun nazarına arz edilen berzah azabına ait bir tablodur. O tablo ile gösterilen belaya maruz kalmanın tek yolu isegecenin teheccüdle aydınlatılmasıdır. İbn-i Ömer diyor ki: "Ben Allah Rasulü'nden bunu duyduktan sonra artık bir defa bile teheccüdü terk etmedim."

Aynı hassasiyet ifadesini Hz. Ali'den de duyuyor. Şöyle buyuruyor: "Ben Rasulü Ekrem'den önemli bir dua ile alakalı fermanı duyduktan sonraonu okumayı hiç mi hiç bırakmadım. Bunu duyan yardımcısı soruyor: "Sıffın gecesinde de mi?" Hz. Ali cevap veriyor: Evet o gece de terketmedim."

Mevlana İkbal şöyle diyor: "Allah'a hamd ederim ki onbeş-yirmi sene İngiltere'nin o loş karanlık isli ve pis havası altında kalmama rağmen bir tek gece bile teheccüdümü terketmedim."

Teheccüd vakti meleklerin nüzul ettiği an olması itibariyle çok önemlidir. Teheccüd kılan insanın arkasında melekler saf saf olur durur ve onun rikkat kazanmış his dünyasına ilham esintileri üflerler. Bu da yine meleklere ait vazifelerden biridir. Onların bu vazifeyi yerine getirebilmesi için de insanın o vakti kulluk ve dua ile değerlendirmesi gerektir.

İnsan her anını nurlu yaşamaya alışmalıdır. Zira İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin de dediği gibi: "Bir ân-ı seyyâle vücûd-u enver binlerce sene vücûd-u ebtere müreccahtır."

Nurlu anlar insanların meleklerle ruhânilerle sarmaş-dolaş olduğu anlar ve zamanlardır. Böyle anlarda insanın sağına-soluna bölük bölük melek ve rûhânîler iner ve onu çepeçevre kuşatırlar. Hatta o insan basacak yer bulamaz: Adımını nereye ve hangi noktaya atsa mutlaka bir melek kanadı ona eşlik eder. Nifaklarından endişe duyup da ağlaya ağlaya Allah Rasulü'nün yanına gelen iki şanlı sahabi Hz. Ebu Bekir ve Hz. Hanzala'ya İki Cihan Serveri'nin söyledikleri bu hakikata parmak basması bakımından oldukça önemlidir. Vak'a şöyle cereyan eder:

Hz. Ebu Bekir Hz. Hanzala'nın hıçkıra hıçkıra ağladığını görür. Ona niçin ağladığını sorar. Aldığı cevap onu da ağlatır. Zira Hz. Hanzala özet olarak şöyle demektedir:

"Yâ Eba Bekir Hanzala münafık oldu. Zira ben Rasulü Ekrem'in yanında bulunduğum andaki hali evime döndüğümde bulamıyorum. Allah Rasulü'nün huzurunda bütünüyle iman kesiliyor ayrılınca ise o hali kaybediyorum. Bana bu bir nifak alameti gibi geliyor. Ve onun için de ağlıyorum."

Hz. Ebu Bekir bunları duyunca o da ağlamaya başlar. "Vallahi" der "aynı hal bende de var."

Beraberce Allah Rasulü'ne giderler. Her ikisi de ağlamaktadır. Efendimiz onlara niçin ağladıklarını sorar. Onlar da durumu olduğu gibi Allah Rasulü'ne aktarırlar. Bunun üzerine Efendimiz mealen onlara şu cevabî karşılıkta bulunur: "Eğer her zaman benim yanımda bulunduğunuz hali muhafaza etseydiniz Allah'a yemin ederim melekler gelir sizinle musafaha ederlerdi. Siz çarşıda-pazarda hep onlarla içli-dışlı olurdunuz. Ama Yâ Hanzala! Bu işin esası şudur: Bir müddet Rabbe kulluk bir müddet de dünya için çalışma.. ve dünya için çalışırken de Rabbi unutmama.." (Müslim Tevbe 1213: Tirmizi Kıyame 59; Müsned 4/346) İşte bütün mesele burada. Huzurda Rabbe kulluğun hakkını verme.. çarşıda-pazarda ve evde de onlara ait hakları gözetme.. hiçbir zaman istikameti terketmeme ve daima Cenab-ı Hakk'ın murakabesi altında bulunduğu şuuruyla hareket etmeye çalışma.

Böyle davranılırsa kalb rikkat ve inceliğini korur. Kalb rikkatini muhafaza ettiği sürece de melekler gelir o insana musafaha etmeye durur. Ne var ki kalbe rikkat kazandırma ve bu rikkati koruma da ancak geceleri ihya ile olur. Gecelerini ihya edemeyenlerin kalb rikkatini muhafaza etmeleri çok zordur.

Allah'a sığınalım kasvet dolu kalbten..

Allah'a sığınalım yaşarmayan gözden..

Allah'a sığınalım fayda vermeyen ilimden

Ve Allah'a sığınalım faydasız geçen ömürden.

Bunlar birbiriyle iç içe ve birbiriyle sebep-netice bütünlüğünde olan durumlardır ki Allah Rasulü'nün dualarında peşipeşine zikredilirler. Kalbte kasvet varsa gözde yaş olmaz göz yaşarmıyorsa o insanın kalbinde rikkat bulunmaz; bunların olmadığı yerde ise elde edilen bütün malumat ahiret adına hiçbir işe yaramaz. Faydasız geçen bir ömrün ise hesabı çok çetindir. Böyle bir ömür yaşamaktansa bir an evvel ölmek daha yeğdir. Ölümü kendisine tercih ettirecek ömür ise sırtta bir yük omuzda bir bâr demektir. Böyle bir ömürden Cenab-ı Hakk'a sığınmak gerektir.

Melek aşk ve cûşiş insanıyla beraber bulunmaktan ayrı bir haz ledünnî bir zevk alır. Evet onunla el ele dudak dudağa gönül günüle vermek ve bütünleşip yek vücud haline gelmek melek için ayrı bir seçkinlik pâyesi sayılır.

Meleklerle insanlar arasındaki irtibatı anlatan hadislerden biri de şudur:

"Kim ilim yoluna sülûk ederse Allah ona Cennete giden yolu kolaylaştırır. Melekler işittikleri şeylerden hoşnut oldukları için kanatlarını ilim talibinin ayakları altına sererler." (Ebu Davut İlim 1; Tirmizi İlim 19; Nesei Taharet 112; İbni Mace Mukaddime 17)

Nasıl olur bu? Melekler ilim yolcularının gelip geçecekleri yollara nasıl kanatlarını sererler? Bizce keyfiyeti meçhul. Fakat bilinen bir gerçek var ki o da sayıları çok az bu seçkinler meleklerce koruma altındadırlar. Çünkü onlar nebîlerin varisleridir. "Allah seni koruyacaktır" hakikatı onlar hakkında da böyle tecellî etmektedir. Allah ve Rasulü onlardan hoşnut ve razıdır. Böyle olunca da melekler onlardan hoşnut ve razı olmak durumundadır. Bu durum melekler için ayrı bir haz ve rûhânî bir zevk kaynağıdır. Onlardır ki kevn u mekanın ve bütün mevcudatın -buna melekler de dahil- manasını keşfedip açma misyonunu yüklenmişlerdir. Eğer onların bu cehdi olmasaydı ve bu manada Allah Rasulü'nden istifade ve istifaze sağlanmasaydı kâinatın mahiyetini anlamak kavramak asla mümkün olmayacaktı.

Ehl-i ilimdir ki Efendimiz'in derslerine en birinci muhatablardır. Ehl-i ilimdir ki varlık aleminde tecelli eden "Esmâ"yı anlama adına kurulan ders halkasında en birinci safı teşkil ederler. Evet onlarla varlık abesiyyet eşya ve hadiseler başıbozukluktan kurtulmuş olur. Bundan dolayıdır kimelekler onlara ayrı bir önem ayrı bir ehemmiyet vermekte ve kanatlarını onların ayaklarının altına sermektedirler.

Meleklerin insanlara olan bu ta'zimi sırf Allah içindir. Bu sebeple de onlar yaptıkları bu hizmeti döndüklerinde Rablerine bir armağan bir hediye gibi takdim ederler. Melekleri ilim ehline hizmet etmeye sevkeden sırra gelince: Meleklerde sonsuz denecek ölçüde bir ilim ve irfan aşkı vardır. Allah'ı bilmek O'nu tanımak ve O'nun marifetine ermek meleklerin yaradılış gayesi ve biricik hadefleridir. Buna vesile oldukları için de onlar ilim erbabına hep hizmet etmek isterler. Yoksa Allah'ı bilmeye Rasulü Ekrem'i tanıtmaya götürmeyen Kur'ânî hakikatlara nüfuza merdiven teşkil etmeyen ilimler katiyyen melekleri cezbedecek ve onları yeryüzüne indirecek şeyler değildir. Zaten biz öyle bir ilim de tanımıyoruz. Zira fizik kimya matematik astronomi ve daha ne kadar ilim dalı varsa bunların hepsi kendi sahalarında her zaman beşerin elinden tutar ve onu marifet semasına yükseltirler. Bu ilimleri bir kısım kendini bilmezler ve rûhen şeytan istilasına uğramış bir kısım sarhoşlarAllah'ı inkarda kullanıyorlarsa bu onların kıstaslarının inhirafı kafalarının dönmesi bakışlarının bulanması neticesidir. Onlar meleklerdenmelekler de onlardan fersah fersah uzaktır. Halbuki diğer ilim erbabı önünde melekler tevazu duygu ve düşüncesiyle kanatlarını seriyor ve onlara tazimde bulunuyorlar. Hz. Adem'e melâike-i kiramın secdesinde (Allahu a'lem) bu mananın büyük bir tesiri vardır.

C- İNSAN-MELEK MÜNASEBETİNİ ZEDELEYEN HUSUSLAR

İnsana ait bazı davranışlar insanla melek arasındaki bu ciddi ve çok buudlu münasebeti zedeler ve bazı durumlarda da kesintiye uğratır. Zira insan o esnada meleklerin hoşlanmayacağı onların kerih ve çirkin görecekleri bir durum sergilemektedir. Bu noktaya işaret eden ve bu hususta tahşidat yapan pek çok hadis-i şerif vardır. Bu hadisler insan-melek münasebetini zedeleyen davranışları engelleme gayretine matuf söylenmiş öğretici hadislerdir. İnsan onlara uyduğu nisbette meleklerle olan münasebetlerini devam ettirir.

Mesela bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz: "Kim soğan sarmısak pırasa gibi kerih kokulu şeyler yerse mescidimize gelmesin. Zira melekler kerih kokulardan hoşlanmazlar" (Buhari Ezan 160; Et'ime 49; İ'tisam 24; Müslim Mesacid 72; Tirmizi Et'ime 13; Ebu Davut Et'ime 40) buyurmaktadır. Biz günümüzdeki yaygın bir illeti de buna ekleyip "sigara içenler" de diyebiliriz. Zira hükmün menatı "kerih" kokudur ki sigara da en az diğerleri kadar insanı rahatsız edecek kerih kokuya sahiptir. Elbette kişi bu kokuları izale edici müdahalelerde bulunabilirse mescide gelmeyi engelleyen hüküm de ortadan kalkar. Zira burada esas olan kerih ve çirkin kokunun giderilmiş olmasıdır. Yoksa gaye insanları mescidden menetmek değildir..

Meleklerin münasebetini kesintiye uğratan bir başka sebebe de Allah Rasulü şöyle işaret buyurur: "İçinde sûret ve köpek bulunan bir eve melekler girmez."(Buhari Bedü'l-Halk 717; ****zi 12; Libas 8894; Müslim Libas 81828384; Ebu Davut Tahare 89; Libas 45; Tirmizi Edeb 44)

Bir başka hadiste de bu husus teyid edilmektedir. Şöyle ki Efendimiz Cibril'le buluşacaktır. Vakit geldiği halde Cibril bir türlü gelmemektedir. Efendimiz bundan ciddi şekilde tedirgin olur. Acaba Cibril niçin gelmemiştir? Gelmesine mani nedir?

Daha sonra Efendimiz (s.a.s) evin içini araştırır. Divan gibi bir şeyin altında torunları Hz. Hasan ve Hüseyin'e ait küçük bir köpek yavrusu bulur. Onu dışarıya çıkarır. Hemen Cibril gelir. Efendimiz niçin geciktiğini sorar. Cibril cevap verir: "Biz melekler topluluğu resim ve köpeğin bulunduğu yere girmeyiz..."(Buhari Bedü'l-Halk 717; ****zi 12; Libas 8894; Müslim Libas 81828384; Ebu Davut Tahare 89; Libas 45; Tirmizi Edeb 44)

İslam'da resim ve heykelin yasaklanmasına sebep olarak pek çok hikmet söylenebilir. Ama bizim için hikmetten ziyade illet mühimdir. Bununla beraber bir ismi de Hakîm olan Cenab-ı Hakk'ın her emir ve yasağında mutlaka bir hikmet vardır.

Resim ve heykelin yasaklanmasında cahiliye insanının puta tapıcılığının elbette tesiri olmuştur. Yani puta tapıcılığı yeni bırakmış bu insanlarla eski düşünceleri arasındaki köprüyü ortadan kaldırmak ve bir daha öyle yanlış bir saplantıya geçit vermemek için Efendimiz resim ve heykel hakkında çok ciddi tahşidat yapmıştır. Hatta Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği bir hadis-i şeriflerinde mevzu ile alakalı Efendimiz şöyle buyurmaktadır;

"Ahirette resim yapanlara Cenab-ı Hakk yaptıkları resimlere can vermelerini emredecek. Bunu yapamadıkları sürece de onlara azapta bulunacak... Zaten bunu yapmaları da asla mümkün olmayacaktır." (Buhari Tabir 45; Büyu 104; Libas 97; Müslim Libas 100; Ebu Davut Edeb 88; Tirmizi Libas 19; Nesei Zinet 112)

Efendimiz'in bu tahşidatını sadece cahiliyeye karşı bir ilan-ı harb olarak değerlendirmek eksiktir ve hatadır.

Nitekim resim ve heykelden içtinab eden başta Efendimiz'dir. Halbuki onun için cahiliyeye ait eski düşünce hiçbir zaman mevzubahis olmamıştır ve olamaz da... Öyle ise resim ve heykelin yasaklanması hususunu çok yönlü tahlil etmek gerekmektedir.

Köpeklerin de necis ve pis oluşları meleklerin gelmesine mani teşkil edebileceği gibi bizim bilmediğimiz bazı sebepler de buna âmil olabilir. Nitekim bir hadis-i şerif'lerinde Efendimiz "Eğer bir ümmet olmasalardı bütün köpeklerin öldürülmelerini emrederdim" (Ebu Davut Edahi 22; Tirmizi Sayd 1617; Nesei Sayd 10; İbni Mace Sayd 6) buyurmuşlardır. Ekolojik dengede elbette bu hayvanların da bir yeri ve ağırlığı vardır. Fakat onların bulunduğu yere meleklerin girmediği de bir vâkıadır. Çoban köpekleri av köpekleri ve bazı işlerde kullanılan köpekler bunun dışındadırlar.

Evlerde itina ve binbir masrafla beslenen süs köpekleri de hem onlara yapılan bunca masraf hem de hiçbir işe yaramamaları açısındanbulundurulmaları mahzurludur ve meleklerin gelmesine manidir. Fakat gel gör ki günümüzde bilhassa kendilerini entel kabul edenlerimiz arasında Avrupa'da yaygın bu illet bizde de süratle yayılmış ve süs köpeklerini beslemek moda halini almıştır. Ben şahsen burada İlâhî bir sır görüyorum. Sanki Cenab-ı Hakk o engin rahmetinden mahrum kalmaya hak kazanmış ve pek çoğu itibariyle ruhen meshe uğramış bazı insanlara rahmetinden mahrumiyete sebep olsun diye böyle bir illet musallat etmiştir. Yani onlar bu varlığı evlerine sokmakla gelecek rahmeti kendi elleriyle geri çevirmiş olmakta ve böylece kendi mahrumiyetleri için yine bizzat kendileri zemin hazırlamaktadırlar.

İnsan-melek münasebetini zedeleyen bir başka sebep de yine hadis-i şerif'lerde "ceres" sözcüğüyle ifade edilen çanlardır. Efendimiz "İçinde çan bulunan eve melek girmez" (Ebu Davut Hatem 6; Nesei Zinet 54; Müslim Libas 103; Buhari Cihad 139) demekle de bu hususa işaret buyurmuşlardır. Ayrıca yine hadislerde hayvanların boyunlarına takılan çıngıraklar kasdedilerek böyle sürüler veya böyle kervanlara meleklerin iştirak etmeyeceği ifade edilmektedir.

Çan ve çıngıraklarda hiçbir lâhûtilik yoktur. Hatta bunlar insanların dünya zaaflarını kamçılayıcı mahiyettedir. Onun içindir ki lâhûtîlikten mahrum ve dünya meylini kamçılayıcı bu sesleri melekler sevmemekte ve bunların bulunduğu yerleri terketmektedirler.

Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki insanla melek arasındaki münasebetin devamı için belli bir zemin ve belli bir atmosfer şartı sözkonusudur. Böyle bir zemin temin edildiği sürece melekler insanı çepeçevre kuşatırlar. Bu temin edilmediği zaman ise insanı şeytanıyla başbaşa bırakırlar.

Cenab-ı Hakk'tan niyazımız bizi hep meleklere enis ve celis etmesidir. Onlarla dost olup onlarla oturup kalkalım... Ahirette de yine "kişi sevdiğiyle dostuyla beraberdir" (Buhari Edeb 96; Müslim Birr 165; Tirmizi Zühd 50; Daavat 98) fehvasınca onlarla beraber olmaya hak kazanalım..

Mevzuyu meleklerin temessül etmesiyle alakalı Kur'an ve hadis kaynaklı müşahhas bazı misallerle bitirmek istiyorum.



4- MELEKLERİN TEMESSÜLÜ

A- KUR'AN'DA MELEKLERİN TEMESSÜLÜ

Temessül Arapça bir kelime olup bir şeyin belli şekil ve surete bürünmesi manasına gelir. Meleklerin temessülü ise onların cismânî bir şekil alarak bizlere görünmesi demektir. İşte bu manada meleklerin temessül ettiğine dair pek çok misal vardır.

Kur'an çeşitli vesilelerle bize bu türlü temessülleri haber verir. Mesela Hz. İbrahim'e melekler insan suretinde gelip misafir olmuşlardır. Kur'an'da bu hadise şöyle anlatılır:

"İbrahim' in ikram gören konuklarının haberi sana geldi mi? Bir zaman onun yanına girmişler "Selam" demişlerdi. "Selam siz tanınmış bir topluluksunuz" dedi (ve konuklarına yemek hazırlamak için) gizlice ailesinin yanına gitti semiz bir buzağı getirdi. Onu önlerine yaklaştırdı"Yemez misiniz?" dedi: (Yemediklerini görünce) onlardan içine bir korku düştü. "Korkma" dediler ve ona "Bilge" bir oğlu olacağını müjdelediler.

Karısı (Sâre) çığlık içinde geldi. (Hayretten elini) yüzüne vurarak: "(Ben) kısır kocakarı (yım benden nasıl çocuk olur?) dedi. Dediler ki: "Rabbin böyle dedi. O hüküm ve hikmet sahibi Alim'dir." (Zariyat 51 /24-3O)

Aynı hadise bir başka yerde şu şekilde anlatılır:

"Elçilerimiz İbrahim'e müjde getirdikleri zaman "Selam" dediler. O da "Selam" dedi; çok durmadan hemen kızarmış bir buzağı getirdi. Ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce durumlarını beğenmedi ve onlardan ötürü içine bir korku düştü. "Korkma dediler biz Lût kavmine gönderildik.

Ayakta durmakta olan karısı güldü. Biz de ona İshak'ı müjdeledik. İshak'ın ardından da (torun) Yakub'u.

(İbrahim'in karısı); "Vay dedi ben bir kocakarı bu koca da bir pîr iken doğuracak mıyım? Bu cidden şaşılacak birşey:

(Elçi melekler) dediler ki: "Allah'ın işine mi şaşıyorsunuz? Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizde ey ev halkı! O övülmeye layıktır. İyiliği boldur." (Hûd 11/69-73)

Hadisenin devamını Kur'an bize şöyle anlatır:

"İbrahim'den korku gidip kendisine sevinç gelince Lût kavmi hakkında bizimle mücadele etmeğe başladı. (Elçilerimize onlardan azabı kaldırmalarını veya hafifletmelerini rica ediyordu.) Çünkü İbrahim gerçekten halimdir içlidir Allah'a dönüp yalvarandır. (Melekler): "Ey İbrahim dediler bundan vazgeç. (Boşuna uğraşma) Zira Rabbinin emri gelmiştir. Mutlaka onlara geri çevrilmez azab gelecektir." (Hud11/74-76)
________________

Bir €L!F MikTarı SuS GönLüm.
NeFeS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 28-03-10, 10:03   #4
NeFeS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Feb 2009
Mesajlar: 3.773
Konular: 1044
Aldığı Teşekkür : 1
NF Puanı : 14065
NF Seviyesi : NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute NeFeS has a reputation beyond repute

Hadisenin başka bir kesiti de Ankebût Sûresi'nde şöyle anlatılır:

"(İbrahim): "Ama orada Lût var" dedi. "Biz orada kimin bulunduğunu daha iyi biliriz. Onu ve ailesini kurtaracağız. Yalnız karısı (azapta) kalacaklardandır." (Ankebût 29/32)

Melekler Hz. Lût'a gelirler. Hepsi de göz kamaştıracak kadar güzel birer delikanlı şeklindedirler. Hz. Lût onların gelişinden ve kavminin ahlaksızlıkları sebebiyle onu mahcup edecek davranış sergileyeceğinden ciddi şekilde endişe duyar ve içi daralır.

Hadiseyi Kur'an'dan takip edelim:

"Elçilerimiz Lût'a gelince onlar yüzünden kaygılandı (çünkü elçiler genç delikanlı şeklinde gelmişlerdi) Onlar için içi daraldı "Bu çetin bir gündür" dedi.

Daha önce de kötü işler yapmakta olan kavmi koşarak ona geldiler. Lût: "Ey kavmim işte kızlarım onlar sizin için daha (güzel daha) temiz! Allah'tan korkun konuklarım içinde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu sizin" dedi.

Dediler ki: "Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını bilirsin. Ve sen bizim ne istediğimizi de pekala bilirsin!" (Lût "Keşke size karşı dayanacak bir gücüm olsaydı. Yahut da çok sarp bir kaleye sığınabilseydim" dedi.

Melekler dediler ki; "Ey Lût! Biz senin Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Gecenin bir kısmında aileni yürüt; içinizden karından başka hiçkimse geri kalmasın. Çünkü ötekilerine erişen azap ona da erişecektir. Onlara va'dedilen azab zamanı sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?"

Hz. Meryem'e melek kusursuz bir insan suretinde temessül etmiştir. Kur'an bu hadiseyi de şöyle kıssa etmektedir: "Kitapta Meryem'i de an. Bir zaman o ailesinden ayrılıp doğu yönüne bir yere çekilmişti. Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de ruhumuzu (Cebrail'i) ona gönderdik. O ona kusursuz bir insan şeklinde temessül etti.

Meryem: "Ben senden Rahman'a sığınırım. Eğer Allah'tan korkuyorsan (bana dokunma)" dedi.

(Ruh): Ben dedi sadece Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuğu hediye edeyim diye (geldim.)

(Meryem): "Benim nasıl oğlum olur dedi bana bir insan dokunmadı ve ben bir kahpe de değilim."

(Ruh): "Öyledir dedi Rabbin: Bana kolaydır. Onu insanlara bir mucize ve bizden bir rahmet kılmak için (bunu yapacağız)" dedi. Ve iş olup bitti."

Bu misaller de hep meleğin veya meleklerin temessüllerinden bahsedilmektedir. Melekler öyle bir şekle girip surete bürünmektedirler kimuhatabları onları aynen bir insan gibi görüp hissetmektedir. Onun içindir ki Hz. İbrahim gelen misafirlerine ziyafet hazırlamış ve yine onun içindir ki Hz. Lût misafirlerine karşı mahçup olmamak için çırpınıp durmuştur. Halbuki gelenler melektir. Yemez içmezler ve onlarda erkeklik-dişilik yoktur. Biz bu ayetlerin işaretinden anlıyoruz ki temessül ayniyete yakın bir misliyet çerçevesi içinde vuku' bulmaktadır.

B- HADİSLERDE MELEKLERİN TEMESSÜLÜ

a- Dıhyeleşen Cibril (a.s.)

Birçok hadis ve müşahede de bu hususu teyid eder mahiyettetir. Şimdi de bunlardan bazılarını nakledelim:

Müttefakun aleyh bir hadis-i şerifte Hz. Ömer (r.a.) şunları anlatıyor: "Allah Rasulü'nün huzurunda oturuyorduk. Beyaz elbiseler içinde tanımadığımız bir yabancı geldi. Üzerinde yolculuk alâmeti de yoktu. Efendimiz'den izin istedi. "Yaklaşabilir miyim Ya Rasulallah?" dedi. Ve bu ifadesini üç defa tekrar etti. Her izin alışta Allah Rasulü'ne biraz daha yaklaşıyordu. Sonra ellerini dizlerine koydu ve Efendimiz'e soru sormaya başladı:

- İman nedir?

Allah Rasulü cevap verdi: "İman senin Allah'a meleklere kitaplarına peygamberlerine kadere hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine ve ahiret gününe inanmandır."

-İslam nedir?

-Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet getirmen namaz kılman oruç tutman zekat vermen ve hacca gitmen..

-İhsan nedir?

-Senin Allah'ı görüyor gibi kulluk etmen. Sen O'nu görmesen de O seni görmektedir.

Allah Rasulü'nün verdiği her cevaptan sonra yabancı "Sadakte" diyor ve Allah Rasulü'nü tasdik ediyordu. Biz ise olanları hayret içinde seyrediyorduk. Ve içimizden "hem soruyor hem de tasdik ediyor" diye geçiriyorduk. Son olarak da kıyamet ile ilgili bir soru sordu:

Kıyamet ne zaman kopacak? dedi. Efendimiz bu soruya: "Şu anda kendisine soru sorulan sorandan fazla birşey bilmiyor" cevabını verdi. Ardından da kıyamete ait bazı alametleri saydı.

Adam bunu da dinledikten sonra kalktı ve gitti. Birkaç kişi arkasından çıkıp baktı fakat yolcu ortada görünmüyordu..

Allah Rasulü bize bu gelenin kim olduğunu bilip bilmediğimizi sordu. "Allah ve Rasulü bilir" diye cevap verdik. Ve şöyle buyurdu: "O Cibril'di. Size dininizi öğretmek için geldi." (Buhari İman 37 34; Müslim İman 578)

Cibril bazı kere vahyi insan suretine bürünerek getirirdi. Bu vahiy şekli Efendimiz'e de en hafif geleniydi. Sahabe onu Dıhyetü'l-Kelbî'ye benzetirdi. Halbuki o anda Dıhyeleşen Cibril'di..

b- Meleklerle Hemdem Olan Sahabiler

Useyd bin Hudeyr (r.a.) anlatıyor: Vakit geceydi. Kur'an okuyordum. Atım kişnemeye başladı. Öyle ki yakınında uyumakta olan oğlum xxxxx'ya zarar verecek diye korktum ve sustum. Ben susunca atın kişnemesi durdu. Ben tekrar Kur'an okumaya başladım at da kişnemeye başladı.. ben susunca da durdu ve bu durum birkaç kere tekrar etti.. Kur'an okumayı bıraktım.. zira at xxxxx'ya zarar verecekti.. tam bu esnada başım yukarıya doğru çevrildi.. bulutsu bir ışık kümesinin yukarıya doğru çıktığını gördüm. Çıktı çıktı ve gözden kayboldu.. sabah gelip gördüklerimi ve başımdan geçen hadiseyi Allah Rasulü'ne anlattım. "Kur'an okumaya devam etseydin onlar da orada bekler ve seni dinlerlerdi" (Buhari Fezailü'l-Kur'an 15; Müslim Müsafirin 242; Müsned 3/81) buyurdu.

Sahabe-i kiramdan Hanzala henüz evlenmişti. Ve Uhud'a da yıkanamadan çıkmıştı.. derken Uhud'da şehid oldu. İslam ordusu geri dönünce hanımı gelip Allah Rasulü'ne durumu sordu. İki Cihan Serveri cevap verdi:

"Birinci kat semada teneşir tahtası kuruldu.. ve Hanzala'nın na'şı orada melekler tarafından yıkandı.." (Müstedrek 3/204)

Hanzala ki cihad emrini duyunca hanımını yatakta bırakıp koşmuştu. Yıkanmaya dahi vakit bulamamıştı.. evet Allah Rasulü'nün emrine itaatta bu zirveyi tutanlara Cenab-ı Hakk ayrı bir teveccühte bulunuyor ve Hanzala'nın na'şı meleklerce yıkanıyordu.

Sa'd b. Muaz Ensar'ın ulularındandı. Mus'ab dergahında gelip iman etmiş ve ardından da Müslümanlığı en kâmil mânâda temsile koyulmuştu.

Hendek'te Allah Rasulü'nün önünde göğsünü siper etmiş savaşırken talihsiz bir ok gelip şahdamarına saplanmıştı ve o gün çok kan kaybetmişti. Allah Rasulü Sa'd b. Muaz'a ayrı bir önem veriyordu. Hastalığı esnasında onu birçok defalar ziyaret etti. Gel gör ki Sa'd b. Muaz aldığı bu derin ve onulmaz yara sebebiyle her gün ahirete biraz daha yaklaşıyordu.

Acı haberi Cibril ulaştırdı. "Sa'd b. Muaz'ın vefatıyla arş lerzeye geldi" dedi. Allah Rasulü yerinden fırladığı gibi koşmaya başladı. Sahabi de ardından koşuyordu.. kimisinin ridası düşüyor kimisinin takunyası ayağından fırlıyordu. Allah Rasulü'ne yetişmek adeta mümkün olmuyordu. "Bizi yordun Ya Rasulallah" dediler. Niçin bu kadar acele edildiğini bilemediklerinden böyle diyorlardı.

Allah Rasulü acelesinin sebebini izah etti: "Melekler bizden önce yetişir Hanzala'yı yıkadıkları gibi Sa'd'ın cenazesini de yıkarlar ve biz bu pâyeden mahrum kalırız diye korktum ve onun için acele ettim" dedi. Cenaze namazında Allah Rasulü ayaklarının ucuna basarak yürüyordu.. sebebini soranlara "O kadar çok melek var ki adım atacak yer bulamıyorum" (Buhari Menakıbu'l-Ensar 12; Müslim Fezailu's-Sahabe 123125; Tirmizi Menakib 3847; Mecmau'z-Zevaid 9/308-310; Üsdü'l-Gâbe 2/221-225; Zehebi Siyeri A'lâmi'n-Nübela 1/287294) diyordu.

c- Melekler Ordusu

Hendek muharebesinde İslam ordusu düşmanlar tarafından çepeçevre kuşatılmıştır. Önde Kureyş müşrikleri arkada ise her an kötülük yapmaları muhtemel çeşitli Yahudi kabileleri.. savaş bütün şiddetiyle devam ediyor. Bir ara Allah Rasulü: "İçinizde Ebu Süfyan tarafına geçip onların durumundan bize haber getirecek birisi yok mu" buyurdu. Fakat şahıs açıkça belirlenmediği için Allah Rasulü'nün teklifine kimse cevap vermedi. Belki de hiç kimsenin yerinden kalkacak dermanı yoktu. Bunun üzerine Efendimiz Huzeyfe (r.a)'ye ismiyle seslendi: "Kalk git. Ebu Süfyan ve ordusu hakkında bize haber getir" dedi. Ardından da "Sakın gidip gelirken herhangi bir hadiseye sebebiyet verme ve onlara görünme" diye tembihte bulundu.(İbni Kesir el-Bidaye 4/130131; İbni Hişam Sîre 3/242243) Hadisenin gerisini bizzat bu şanlı sahabiden dinleyelim:

"Ben hemen yerimden fırlayıp kalktım. Sanki o yorgun-argın insan ben değilmişim gibiydi.. öyle zindelenmiş öyle canlanmıştım. Yola koyulduğumda hava gül gülistandı. Adeta güneş başımı yakıyordu. Halbuki karşı tarafa geçtiğimde bir de ne göreyim ortalık kızıl kıyamet. Fırtına herşeyi önüne almış sürüklüyor.. kazanlar devriliyor çadırlar uçuşuyor insanlar oraya-buraya koşuşuyor.. bu arada Ebu Süfyan'ın sesini duydum ordusuna şöyle bağırıyordu: "Muhkem bir yerde değilsiniz. Göçe hazırlanın. Ben göç ediyorum."

Bir ara Ebu Süfyan'ı karşımda buldum. Sırtı bana dönüktü. O anda içimden Allah Rasulü'nün bu amansız düşmanını öldürmek geçti... Tam elimi sadağıma atmış idim ki Efendimiz'in "Sakın bir hadiseye sebebiyet verme" sözü aklıma geldi ve niyetimden vaçgeçtim..

İş anlaşılmıştı. Kureyş büyük bir bozgun içinde ric'ata hazırlanıyordu. Bu durumu Allah Rasulü'ne müjdelemek için hemen geriye döndüm. Yolda atlarını belli bir istikamete doğru mahmuzlamış giden sarıklı süvariler gördüm. Hiçbirini de tanımıyordum. Bana "Sahibine selam söylemüşriklerin haklarından geldik" dediler ve yanımdan geçip gittiler.

Allah Rasulü merakla beni bekliyordu. Durumu olduğu gibi aktardım. Beni bir battaniyeye sarıp ısıttılar. Zira soğuk iliklerime işlemişti. Halbuki bu tarafta hava yine gül-gülistandı. İki Cihan Serveri getirdiğim habere çok sevindi. Hemen iki rekat şükür namazı kıldı. Melekler kafirlerin altını üstüne getirmiş ve onları perişan etmişlerdi... Benimle selam gönderen süvariler de onlardı.." (İbni Kesir el-Bidaye 4/130-132)

Hz. Aişe Validemiz anlatıyor:

Hendek muharebesinden dönülmüştü. O esnada ben hücremde bulunuyordum. Dışarıda bir ses duydum. Allah Rasulü tam kapının önünde birisiyle konuşuyor ve eliyle karşısındaki şahsın üzerindeki tozu-toprağı siliyordu. Muhatabı Allah Rasulü'ne: "Ya Rasulallah silahınızı bıraktınız mı? Ama biz melekler topluluğu henüz silahlarımızı bırakmadık. Allah (c.c.) Sana Kurayzaoğulları üzerine yürümeni emir buyuruyor" dedi.(Buhari Meğâzi 30; İbni Kesir el-Bidaye 3/134)

Allah Rasulü içeriye girince sordum: "Ya Rasûlallah kiminle konuşuyordun?" "Cibril'le" buyurdu. "Rabbimin emrini tebliğe gelmişti.."

Sahabi öbek öbek Beni Kurayza'ya doğru giderken yağız bir delikanlı görürler. O da atını mahmuzlamış ve Beni Kurayza'ya doğru gitmektedir. Başında beyaz bir sarık vardır. Görenler onu ilk önce Dıhye (r.a)'ye benzetmiştir. Durumu Allah Rasulü'ne söylerler.

Şöyle cevap verir: "O Cibril'di.. bizden önce gidip Beni Kurayza'nın kalbine korku ve panik saldı.. onların maneviyatlarını sarstı ümitlerini bitirip tüketti..." (İbni Kesir el-Bidaye ve'n-Nihaye 4/120)

d- Sarıklı Süvariler

Bir sahabi heyecanla Bedir'de başından geçen bir hadiseyi Allah Rasulü'ne (s.a.s) anlatıyor: "Ya Rasulallah bir ara alt edemeyeceğim kadar güçlü bir kafir beni önüne katmış kovalıyordu. Tam bana yetişecekti ki "Ukdüm Hayzüm; Hayzum ilerle" diye bir ses sonra da müthiş bir kamçı şakırtısı duydum. Arkama döndüğümde bir de ne göreyim! Kafir upuzun yerde yatıyor. Başında bir kamçı yarası vardı. Fakat o ses ve kamçının sahibi ortalıkta görünmüyordu."

Allah Rasulü bu sahabinin anlattıklarını dinledikten sonra şöyle buyurdu: "O Cibril'di. Hayzüm onun atının adıdır. Uhud'a mü'minlerin imdadına koşmak için gelmişti..." (Müslim Cihad 58)

Ebu Rafi anlatıyor: Mekke müşrikleri Bedir'den hezimetle geri dönmüştü. Ben zemzem kuyusunun kıyısında Müslümanlar'ın kullanacakları oklara temren yapıyordum. Bir ara Ebu Leheb geldi sırtı bana dönük oturdu. Çok heyecanlıydı. Ebu Süfyan'ı görünce hemen yanına çağırdı: "Yeğenim hele anlat nasıl oldu?" dedi. Ebu Süfyan anlatmaya başladı: "Vallahi amca dedi ben ficar savaşlarında da bulundum fakat Bedir'de gördüklerimi hiçbir yerde görmedim... Biz onlara boyunlarımızı uzatıverdik... Onlar da istediklerini öldürdü istediklerini de esir ettiler. Zira bizim karşı koyacak dermanımız yoktu... Gökle yer arasını beyaz elbiseli sarı sarıklı yağız gençler atak süvariler doldurmuştu. Bunlara ne okne kılıç işliyordu..."

Ben Ebu Süfyan'ın dediklerini duyunca saklandığım yerden fırladım ve "Vallahi bunlar meleklerdir" dedim. Ebu Leheb zaten burnundan soluyordu... O sinirle üzerime saldırdı ve bana bir tokat vurdu. Ümmü Fazıl hadiseyi görmüştü. Hemen yanımıza geldi ve Ebu Leheb'e "Efendisi burada yok diye suçsuz bir adamı dövüyorsun öyle mi?" dedi ve elindeki yayı Ebu Leheb'in kafasına geçiriverdi. Ebu Leheb aldığı bu yara ile kanlar içinde evine döndü ertesi gün hastalandı ve bir hafta sonra da öldü... Belki de onu Bedir hezimetinin kederi öldürmüştü. (İbni Sa'dTabakat 4/74; Taberi 2/288)

Zübeyr b. Avvam Allah Rasulü'nün "Havarim" dediği yiğit sahabi... Bedir'de başına sarı bir sarık dolamıştı. O gün Cibril de aynı kıyafete bürünmüştü... Bir ara Efendimiz'in yanına geldi ve bütün meleklerin bugün Zübeyr gibi başlarına sarı sarık doladıklarını söyledi.. adeta gök yer o gün Zübeyr'lerle doluvermişti. (İbni Esir Üsdü'l-Gâbe 2/250251)

Bedir'de Uhud'da Huneyn'de çok açık ve seçik olarak melekler bizzat göründükleri gibi Çanakkale'de Kıbrıs'ta Afganistan'da ve İslâm'ın yüce adının yükseltilmesi için kavga verilen daha nice yerlerde melekler görülmüş ve müşahede edilmiştir. Bu çeşit melâikeye ait temessüller sayılamayacak kadar çoktur. Bütün mesele meleklerin bulunabilecekleri zemini bizleriin hazır hale getirmesidir. Bu yapıldığı takdirde melekler yine gelir içimizde arz-ı endam eder ve bizlere de görünürler.
________________

Bir €L!F MikTarı SuS GönLüm.
NeFeS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 10-12-11, 11:51   #5
MoMoXa61 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 7.116
Konular: 1099
Aldığı Teşekkür : 19
NF Puanı : 38889
NF Seviyesi : MoMoXa61 has a reputation beyond repute MoMoXa61 has a reputation beyond repute MoMoXa61 has a reputation beyond repute MoMoXa61 has a reputation beyond repute MoMoXa61 has a reputation beyond repute MoMoXa61 has a reputation beyond repute MoMoXa61 has a reputation beyond repute MoMoXa61 has a reputation beyond repute MoMoXa61 has a reputation beyond repute MoMoXa61 has a reputation beyond repute MoMoXa61 has a reputation beyond repute
Cevap: MELEKLER VE BAZI ÖZELLİKLERİ

paylaşım için tskler.
________________

forum kurallarını okumak için [Link Görmek ve Forumumuzdan Yararlanmak İçin Üye Olmasınız. ] tıklayınız.

web site tanıtım kurallarını okumak için [Link Görmek ve Forumumuzdan Yararlanmak İçin Üye Olmasınız. ] tıklayınız.


Netforumları olarak almış olduğumuz karar doğrultusunda forumumuzda oyun,film paylaşımı yasaklanmıştır.
lütfen oyun ve film paylaşmayın.
netforumları yönetimi.
MoMoXa61 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Sosyal Ağlar

Etiketler
bazi , melekler , Özellİklerİ


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Melekler - Melekler İsimleri - Mitolojide Var Olan Melek İsimleri Ve Anlamları Ezgi Mitoloji 0 24-09-09 21:01
bazi kadinlar bazi erkekler NeFeS Serbest Kürsü 2 14-03-09 15:08
Servİce Pack-2 Ve Özellİklerİ Baris Windows ve Diğer İşletim Sistemleri 0 13-10-08 17:28
Ekosİstemlerİn Belİrgİn Özellİklerİ LideR Fizik & Kimya & Biyoloji 0 23-02-08 14:56
Çanakkale BoĞazinin Bazi CoĞrafİ Özellİklerİ LideR İslam Tarihi Ve Genel Tarih 0 15-12-07 10:44


Forum Yasal Uyarı

Powered by vBulletin® Version 3.8.7 .
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2

İçerik sağlayacı paylaşım sitelerinden biri olan NetForumlari.COM Adresimizde 5651 Sayılı Kanun'un 8. Maddesine ve T.C.K'nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. NetForumlari.COM hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler, Yöneticilerimiz ile iletişime geçilmesi yada iletişim formunu doldurulması halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde NetForumlari yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş sağlanacaktır. info@netforumlari.com
hastaneler | cikcik | tivitır | güzel sözler | ankara avukat